Tuesday, July 31, 2018

Sebt günü batıya doğru yola çıkanlara-1

janis joplin



Tanrı dünyayı altı günde yarattı... 

1. Gün ışığı yarattı. Cenneti ve yeryüzünü de yarattı.
2. Gün gökyüzünü yarattı.
3. Gün deniz ve karaları , otlarla ağaçları yarattı.
4. Gün gökyüzüne güneş , ay ve yıldızları koydu.
5. Gün balıkları ve kuşları yarattı.
6. Gün hayvanları ve adem ile havva’yı yarattı.
Yedinci gün, tanrı dinlendi... 


Bense, üzerimde mutfak önlüğüm, elimde çorba pişirdiğim tahta kaşık “demo” için seçilenlerden biriydim. 

Adını “cuma günbatımından pazar günbatımına” koydum.
Zor bir görevdi.

Yıkanacak bir düzine kirli çamaşır, ütülenecek bir sepet dolusu don-fanila, pası alınacak bin dokuz yüz doksan dokuz model bir ocak, kesilecek on tırnak, okunacak “katı meyve sıkacağı kullanım rehberi”, dindirilecek bir mide ağrısı, yumuşatılacak kalın bağırsak, şefkat gösterilecek üç buçuk insan, çubukla temizlenecek iki kulak, tamir edilecek akıtan bir sifon ve tüketilecek bir paket sigara vardı...

Manzaraya baktım, pek iç açıcı görünmüyordu.
Zor bir görevdi tanrının dinlendiği günde tüm bunları yapmak.

“the best is the west
fuck the rest” dedim
ve batıya doğru yola çıktım...

Biri demişti; “kırmızı tişört giyen bir adamla asla konuşma...” 
Tanıştım böyle bir adamla, nar kırmızısı parlak bir gömlek vardı üstünde. Saçları geriye doğru taranmış ve jöleliydi.

Otostop çektim, durdu, beni çelik jantlı, deri koltuklu, içi vanilya kokulu seksi mersedes arabasına aldı. Düzgün kasları, güneş yanığı teni ve kolunda bir rolexi vardı.

Yol boyunca, master-visa kredi kartlarından, hisse senetlerinin borsada tavan yaptığından, givenchy (ya da böyle bir şeydi) takım elbiselerinden birinin dikişi, ikinci gün söküldüğü için tüketici hakları derneğine başvurduğundan, zeytinli ekmeğin besin değerinin yüksek olduğundan bahsetti.

Otuzbeş yıldızlı, jakuzili, uydu televizyonlu, 4x4 oda servisli, otomatik loş ışıklı, 7/24 bilgisayar donanımlı bir odada kaldık o gece.
Sabah kalktığımda yanıma baktım; başı sert bir yastığın üstünde, sırtüstü uyuyordu, gözlerinde dinlendirici siyah bir maske vardı, kaşmir hırkasını, calvin klein boxer’ını, tek çizgi ütülü pantolonunu gece katlayıp başucundaki sandalyenin üzerine koymuştu.

Dudaklarında, beşyüzyirmibirmilyarlık gülümsemesi hala duruyordu.

Yanlış adamdı.
Ama ben çok tatlıydım.
“too good to be true” ise bir dondurma markasıydı...



*'the end-jim morrison'
*'tevrat- tekvin'

No comments:

Post a Comment