Sunday, April 8, 2018

(1)Voulez-Vous Coucher Avec Moi, Ce Soir


Kızıl saçlı kadın, su bardağındaki Chateau De ile başlayıp 1999 ile sonlanan kırmızı şarabı yudumlarken, “şarap kadehinin, ayağından ya da tabanından tutulmasını, şarap kadehinin şarabın aromasını ve bukesini içerde tutabilmek için bombeli olması gerektiğini, şaraptan bir yudum aldıktan sonra, tatların bütünlük içersinde algılanmasını kolaylaştırmak için, dil ve ağzın her köşesinde bu yudumun dolaştırılmasını öneren ve "dili saran", "yoğunluk hissi yaratan", "kolayca akıp giden", "damakta kalıcı bir tat bırakan" gibi tanımlamalar kullanan şarap tadıcılarının aslında hiç de kendisinin o anda aldığı kadar keyif almadıklarını düşündü; Chateau, Bordeaux, Buzbağ, Doluca, Köpek Öldüren ya da Çankaya ne fark eder. O şarabı seviyordu, kırmızı olanını. Zihni, tat ayrımını yapamadığı şaraplarından yazısına kaydı. Bu yazı için hiç istemese de kahrolası bir “teknik bilgiler okuma kılavuzu” hazırlaması gerektiğini biliyordu- bilgilendirici, ilgilendirici; (2) Moulin Rouge’da Kan-Kan yapıyor olmayı tercih ederdi. 







Moulin Rouge

Sene 1999, kadın- ki o zamanlar esmer teni, uzun kirpikleri, buğulu bakışları, biçimli kalçaları, incecik beli, ve beline inen kuzguni bukleli saçlarıyla validesinin ‘boyun biraz daha uzun olsaydı kainat güzeli olurdun’ sözlerini doğrulayacak kadar büyüleyici- arkadaşlarının “ Paris sevgiliyle gidilince Paris’tir” sözlerine kulak tıkayarak, şehir ışıklarının altında “Paris’te Aşk Başkadır”ı yaşamak ya da en azından bu şansı bir kere bile olsa yakalamak için yola çıkar bu “romantizmin başkentine.” 



Yola çıkışı aslında çok da romantik değildir; sabah 07.00’den itibaren 5 saat sürecek ‘konsolosluk önü vize kuyruğu bekleme maratonu’, birlikte gidilecek kız arkadaşın temkinli yaklaşımları sonucu adım adım programlanan bir seyahat, yola çıkılmadan önce metro haritası inceleme gecesi, rezervasyon yaptırılan otele ulaşmayı sağlayacak olası tüm yolların envanteri, genel şehir panaroması, kullanılacak kelimeler, havaalanı adabı, gelecek bir haftanın hava durumu ile ilgili bilgiler dahil akla gelebilecek tüm detayların altının üstüne getirilmesi neticesinde kadının “romantik” gezisi kısmen sekteye uğramış gözükse de o yılmaz, aşkı yaşayacaktır hem de Paris’te.


Uçak, (3) Roissy/Charles de Gaulle hava limanına indiğinde pasaport kontrolünden kolayca geçerler. Kalacakları otele nasıl gidileceğini bilmenin rahatlığı vardır üzerlerinde. Otomatik kapıların önündedirler artık ve aşka, romantizme, Paris’e bir adım kalmıştır. Kapı açılır, bir an duraksarlar, “RER, Air France Otobüsü, Roissy Bus, Metro” tüm bunlar anlamını yitirmiştir, uykusuz geçen gecede ezberlendiği gibi değildir havaalanı çevresinde hızla dolaşan araçlar. Kısa süren krizin ardından kadın temkinli arkadaşa güvenme yolunu seçer. Sırasıyla binilen otobüs ve trenin ardından, inilen yerde yardımsever Fransızlara oteli tarif ettirmeye çalışırlar. Fransızlar yardıma can atarlar ama Fransızca. Küçük bir sorun vardır; kadın ve temkinli arkadaşın Fransızca ile tek haşır neşirliği “Voulez-vous coucher avec moi?” dan öteye geçmemektedir. Bavullar ve sırt çantaları ile yapılan uzun bir yürüyüşün ardından ulaşılan otelin, metronun hemen yanı başında olması da doğrusu biraz can sıkıcı sayılabilir. 

Kadın kafasını kaldırdı, gözlerini tavana dikti, sigarasından derin bir nefes çekti, bardağına kırmızı rengi doldurdu tekrar;

(4) “ Beni göğsüne bastırdığında
Sanki ayrı bir dünyadayım
Güllerin açtığı bir dünyada
Melekler şarkı söyler sen konuştuğunda,
Kelimeler her gün dönüşür aşk şarkısına
Kalbini ve ruhunu ver bana
Ve hayat her zaman
Toz pembe olsa” 



Eyfel Kulesi


Şehirdeki ilk yürüyüşünü Eyfel Kulesi’ne yapar. O da bir çoğu gibi ilk başta “çirkin kulenin” büyülü şehir Paris’e yakışmadığını düşünür. Oysa Eyfel ihtişamlıdır, mağrurdur. Sanki kendini ilk görenlerin önce küçümsemesine sonra hayran kalmasına alışık gibidir. 1889 yılında, Fransız devriminin 100.yıl dönümü anısına düzenlenen Uluslararası Sergi için inşa edildiği zamanları hatırlar. 110 yılda çok şey değişmiştir ama o hala tüm ihtişamıyla ayaktadır. Açılan tasarım yarışmasına katılan 700 kişiyi geçerek, oy birliğiyle seçilen Gustave Eiffel tarafından yapımına başlandığında şiddetli tepkiler almış, aralarında Maupassant, Emile Zola, Charles Garnier (Opéra Garnier’in mimarı), ve Genç Alexandre Dumas’ın da bulunduğu 300 kişi, hükümete kendini protesto eden toplu bir dilekçe vermiştir. “ Biz, yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar, mimarlar ve Paris’in güzelliğine tutkun olanlar, tüm benliğimizle ve nefretimizle, Fransız beğenisi ve tehlike altındaki Fransız sanatı ve tarihi adına, yararsız ve iğrenç Eyfel Kulesini şiddetle protesto ediyoruz.” Buna rağmen o Paris’i, Parislileri, kendini her yıl ziyaret eden milyonlarca kişiyi sever. Gece yaklaştığında tüm ışıklarını yakar, Sen nehri kıyısı boyunca yürüyen aşıkları, (5) Pont Neuf köprüsünden geçenleri, (6)“bateaux-mouches” ile Paris’in güzelliğine nehirden bakanları, yollarda öpüşenleri, sokak kafelerinde küçük kaçamaklar yaşayanları aydınlatır. Şehir yorgun düşüp uykuya daldığında bile o uyumaz; birileri sessiz gecelerde bir köşede gizlice onu seyredip hayallere dalıyordur diye.




“Eğer gençliğinizi Paris’te geçirecek kadar şanslı olduysanız,
o zaman kalan ömrünüzde nereye giderseniz gidin o sizinle gelecektir,
çünkü Paris taşınabilir bir şölendir.”
— Ernest Hemingway (1899-1961),
 
Bahar şehri kaplamış, Nisan’ın taze havası, insanı bunaltmayan güneşin göz kırpışı, yer yer bulutlanan gökyüzünün şehre yansıttığı gri renk, aşkın sokaklarda kol gezdiğinin habercisidir ve kadın köşelerden birinde kendini bekleyeni bulmaya hazırdır.



Kadın boş sayfaya baktı, tıkanmıştı. Kalktı dolaştı biraz evin içersinde. Öyle ya tüm Paris’i; Champs- Elysees’i, Tuileries Bahçelerini, Place de la Concorde’u, Arc de Triomphe’ı, Chatelet Meydanını ve çevresini, Les Invalides’i, Opera binasını, Vendome Meydanını, Notre-Dame’ı ve daha sayamadığı bir çok yeri her biri A4 boyutundaki dört sayfaya sığdırabilecek kadar yetenekli değildi. Louvre müzesini bile tam anlamıyla gezmek için “1 hafta ” gerektiğini söylediklerini hatırlayınca vaz mı geçsem diye düşündü. Sonra vazgeçmekten vazgeçti. Günümüz internet teknolojisi, kitapçılarda “turistler için rehber” adı altında satılan kitaplar, onun 4 sayfaya sığdıramayacaklarını zaten detaylı olarak gözler önüne sunuyordu. Paris’in görkemli eserleri hakkında ayrıntılı bilgilerin bulunabileceği kaynaklardan biri olmak istediğini sanmıyordu. 


(7) “Bu sonsuz şehre her baktığımda
Gökyüzü mavi ya da gri olsun
Gürültü neşesi ya da sessizlik gözyaşı olsun
Gün geçtikçe daha çok fark ediyorum

İlk baharda Paris’i seviyorum
Sonbaharda Paris’i seviyorum
Kışın Paris’i seviyorum, yağmur çiselediğinde
Yazın Paris’i seviyorum, sıcaktan bunaldığında

Parisi’i seviyorum her anında
Yılın her zamanında
Paris’i seviyorum
Neden neden Paris’i seviyorum
Çünkü aşkım yakında
Aşk yakında
Aşk yakında
Ah, Paris”




Kadın o güne dek gördüğü en güzel bakışları kendi üzerinde yakaladığında, Paris sokaklarında akşamüstünün ılık esintisi geziyordur. Montmartre tepesinin üzerinde tüm görkemiyle yükselen beyaz Sacre-Coeur kilisesine çıktığı dik merdivenlerden inerken, sokak ressamlarının arasında tekrar onu görüp göremeyeceğini merak eder. Montmartre’ın kalbinin attığı, tüm dünyadan sanatçılara ev sahipliği yapan, yıllarca buluşma yeri olarak kullanılan Place du Tertre’da randevusu vardır kadının. İçini ısıtan gözlerle tekrar karşılaşması uzun sürmez. Ressam kadına bakar, kadın ressama. O an karar verir, resmini yaptıracaktır bu güzel ellerin sahibine.

Ressamın pek de düzgün olmayan, Fransız aksanıyla konuştuğu İngilizcesine rağmen anlaşabilirler. Kadın adamın işaret ettiği tabureye oturur, başını yana çevirir, yeşil gözlere doğru. Ressam Brezilya doğumlu bir Fransızdır. Altı ay Fransa’da altı ay Brezilya’da yaşadığını söyler. Ve bahar onun için Paris demektir. Gülümser kadına; nerden geldiğini, ne yaptığını, Paris’i nasıl bulduğunu sorar. Bir ara kadına yaklaşır, hafifçe çenesinden tutar; gözleri gözlerinde. Kadın yanaklarının kızarmasına alışık değildir. Ten renginin, pembeleşen yanaklarını gizleyeceğini düşünerek rahatlar. On dakikalık zamanı kısa ya da uzun olarak tanımlama becerisini yitirmiştir. Adam resmi bitirip kadına verir. Kadın, olağan soruyu sorup, ardından Paris’i ressamla keşfetmek istediğini söyleyecektir. “Ne kadar?” Ressam yanıtlar, “ one fifty (1. 50)” Elbette adamdan “bu güzel yüzünüzü çizdiğim için asıl ben size para ödemeliyim” yanıtını beklemiyordur. 

Aralarında oluşan bu çekimin, alış-verişin katil ellerine teslim olmasından korkarak hemen cüzdanından parayı çıkarır ve 50 Frankı adama uzatır, “Kusura bakmayın bozuk yok, bozabilecek misiniz?” Adam yemyeşil gözleriyle önce kadına sonra paraya bakar ve kadının bundan sonraki yaşamında kulaklarından silinemeyecek o büyük kahkahayı atar “ Hanımefendi, one fifty derken 150 Frankı kastetmiştim, 1.50’ye Paris’te kahve bile içemezsiniz.” Dünya kararmış, Paris kararmış, aşk pılısını pırtısını toplayıp arkasına bakmadan uzaklaşmıştır. Adam 150 frankı alır ve bir sonraki müşterinin gözlerini aramaya başlar. Kadın elinde resmi, kalbinde hayal kırıklığı, cüzdanından eksilen 150 frankı sokağın ortasında kalakalır. 
Resme bakar; aralarındaki tek benzerlik dalgalı saçlarıdır....

Kızıl saçlı kadın elindeki kalemi masaya bıraktı, çekmecesini açtı. Büyük beyaz bir zarfın içinden karakalem çizilmiş resmi çıkardı. Kadehindeki son yudumu boğazından aşağı yuvarladı gülümseyerek. Sonbahar yaklaşıyordu. O beklediği aşkı yaşamıştı, Paris’le...

(8) “Hangi şehir şaraba benzer?
Paris.
İlk bardağı içersin
buruktur,
ikincide dumanı vurur başına,
üçüncüde mümkünü yok masadan kalkmanın
Garson bir şişe daha getir!
Ve artık nerde olsan, nereye gitsen
Paris’in ayyaşısın iki gözüm”




(1) Moulin Rouge film müziği, “Lady Marmalade” adlı parçadan –“ Benimle yatmak ister misin bu gece?” 

(2) “Kırmızı Değirmen”- “Kaygısız hayat, yaşam sevinci”, Fransa tarihindeki bu eşsiz dönemi tanımlamaya en uygun kelimelerdi. Dünyanın en ‘rezil’ gece klübü Moulin Rouge, 5 Ekim 1889’ da açıldığında, bohem hayatın içinde çoktan popüler olmuş Henri de Toulouse-Lautrec kabarenin açılış partisine davet edilenlerden biriydi. Kırmızıya boyanmış büyük değirmen Paris tarihinin dönüm noktalarından biri, ve “joie de vivre - yaşam sevinci” sembolü haline geldi. Aynı zamanda hem tiyatro hem konser hem de balo salonu Moulin Rouge “lüks hayatla randevu” idi. İnsanlar dört bir yandan, dans etmek, dansçıları seyretmek ve dansçıları seyredenleri seyretmek için gelirdi. Moulin Rouge’a ait hikayeler hala anlatılmaya devam ediyor; afyon yatakları, satılık seks, absinthe (zümrüt yeşili, sinirlere verdiği zarardan dolayı bir çok batı ülkesinde yasaklanan sert bir içki) ile zehirlenen akıl ve bedenler... 

(3) Paris’in 23 kilometre kuzey doğusunda, Roissy-en-France köyü yakında ki, Paris’in en büyük hava alanı. Diğeri, Paris’in güneyinde (14 kilometre), Orly kasabası yakınında ki Orly Havaalanı. Orly-Sud (Orly Güney) ve Orly-Oest (Orly Batı) adlı iki terminali var)

(4) Edit Piaf , “La Vie En Rose”

(5) “ Yeni Köprü” anlamına gelen ismine rağmen Pont Neuf Paris’in en eski köprüsüdür. III.Henry döneminde 1578 yılında yapımına başlanmış, 1578 yılında tamamlanmıştır. Şehirdeki diğer tüm köprülerin kenarlarına nehrin manzarasını kapayan büyük yapılar inşa edilirken, Pont Neuf’un yapımında Sen nehrine bir perspektif yaratılmış ve köprü iki yuvarlak kemeriyle nehre bakan dev bir balkona dönüştürülmüştür. 

(6) Paris’in merkezi – özellikle Sen nehrini Ile de la Cité ve Ile Saint-Louis ile çevreleyen bölümü- şehrin en eski ve en muhteşem tarihi eserlerini barındırır. Geçen yarım yüzyılda, bu görkemli güzelliği izleyebilmenin en rahatlatıcı yollarından biri cam kaplı Bateaux-Mouche’lerin (Uçan-botlar) güverteleri olmuştur.

(7) “ I Love Paris” Ella Fitzgerald yorumu

(8) Paris Üzerine Bilmeceler- Nazım Hikmet Ran


No comments:

Post a Comment