Tuesday, July 31, 2018

Sebt günü batıya doğru yola çıkanlara-1

janis joplin Rock roll



Tanrı dünyayı altı günde yarattı... 

1. Gün ışığı yarattı. Cenneti ve yeryüzünü de yarattı.
2. Gün gökyüzünü yarattı.
3. Gün deniz ve karaları , otlarla ağaçları yarattı.
4. Gün gökyüzüne güneş , ay ve yıldızları koydu.
5. Gün balıkları ve kuşları yarattı.
6. Gün hayvanları ve adem ile havva’yı yarattı.
Yedinci gün, tanrı dinlendi... 


Bense, üzerimde mutfak önlüğüm, elimde çorba pişirdiğim tahta kaşık “demo” için seçilenlerden biriydim. 

Adını “cuma günbatımından pazar günbatımına” koydum.
Zor bir görevdi.

Yıkanacak bir düzine kirli çamaşır, ütülenecek bir sepet dolusu don-fanila, pası alınacak bin dokuz yüz doksan dokuz model bir ocak, kesilecek on tırnak, okunacak “katı meyve sıkacağı kullanım rehberi”, dindirilecek bir mide ağrısı, yumuşatılacak kalın bağırsak, şefkat gösterilecek üç buçuk insan, çubukla temizlenecek iki kulak, tamir edilecek akıtan bir sifon ve tüketilecek bir paket sigara vardı...

Manzaraya baktım, pek iç açıcı görünmüyordu.
Zor bir görevdi tanrının dinlendiği günde tüm bunları yapmak.

“the best is the west
fuck the rest” dedim
ve batıya doğru yola çıktım...

Biri demişti; “kırmızı tişört giyen bir adamla asla konuşma...” 
Tanıştım böyle bir adamla, nar kırmızısı parlak bir gömlek vardı üstünde. Saçları geriye doğru taranmış ve jöleliydi.

Otostop çektim, durdu, beni çelik jantlı, deri koltuklu, içi vanilya kokulu seksi mersedes arabasına aldı. Düzgün kasları, güneş yanığı teni ve kolunda bir rolexi vardı.

Yol boyunca, master-visa kredi kartlarından, hisse senetlerinin borsada tavan yaptığından, givenchy (ya da böyle bir şeydi) takım elbiselerinden birinin dikişi, ikinci gün söküldüğü için tüketici hakları derneğine başvurduğundan, zeytinli ekmeğin besin değerinin yüksek olduğundan bahsetti.

Otuzbeş yıldızlı, jakuzili, uydu televizyonlu, 4x4 oda servisli, otomatik loş ışıklı, 7/24 bilgisayar donanımlı bir odada kaldık o gece.
Sabah kalktığımda yanıma baktım; başı sert bir yastığın üstünde, sırtüstü uyuyordu, gözlerinde dinlendirici siyah bir maske vardı, kaşmir hırkasını, calvin klein boxer’ını, tek çizgi ütülü pantolonunu gece katlayıp başucundaki sandalyenin üzerine koymuştu.

Dudaklarında, beşyüzyirmibirmilyarlık gülümsemesi hala duruyordu.

Yanlış adamdı.
Ama ben çok tatlıydım.
“too good to be true” ise bir dondurma markasıydı...



*'the end-jim morrison'
*'tevrat- tekvin'

Friday, April 27, 2018

Uganda'da bir Türk kızı

Aşağıdaki yazı, 03/01/2004 tarihli Akşam Gazetesinden bir alıntı. Belki de çoğumuzun adını duymadığı bir genç kızla ilgili; Özsel Beleli



Uzun uzadıya yazmayacağım; beni okuldan ilk mezun olduğum yıllardaki hayallerime götüren ve oldukça etkileyen bir yazı.

Washington George Town Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra parlak bir kariyere arkasını dönen Özsel Beleli, şimdi Uganda'da savaşmaları için köylerinden kaçırılan insan eti yedirilerek beyinleri yıkanan çocuk askerler için çalışıyor

ÖSS birincisi, Washington George Town Üniversitesi, Uluslararası Politika bölümü mezunu pırıl pırıl bir genç kız Özsel Beleli... Sınıf arkadaşları şu anda Wall Street'te ya da Dünya Bankası'nda yatırım uzmanı olarak çalışırken, o parlak bir kariyere arkasını dönüp, dünyanın neresinde olursa olsun yoksullar ve savaş mağdurları için gönüllü olarak hizmet veriyor. Gana'da ve Güneydoğu'da da gönüllü çalışmalarda bulunan 24 yaşındaki Özsel, şimdi de Uganda'da savaşmaları için köylerinden kaçırılan çocuk askerlerin rehabilitasyonu için çalışıyor.

Çocuk askerler

İki ay önce gittiği Uganda'da 'Barış Programı' kapsamında 'Toplumsal Dayanıklılık ve Diyalog' isimli projede görevli olduğunu söyleyen Özsel, iç savaşın yaşandığı, yoksulluğun had safhada olduğu bu ülkede çalışmanın kendisine çok şey kazandırdığı düşüncesinde. Burada karşısına çıkan zorlukları ise şöyle anlatıyor:

'Kuzey Uganda'da 18 yıldır süren bir iç savaş var. Çok çirkin bir savaş üstelik. 'Lord's Resistance Army - Tanrının Direniş Örgütü' isimli ayaklanmayı yürüten bir grup var. Örgütün askerlerinin yüzde 80'i çocuk. Köy basıp köydeki çocukları kaçırıyorlar. Kaçırdıkları çocukların beynini yıkıyorlar çok küçük yaşta. Çocuklara çocukları öldürttürüyorlar. Öldürmeyi reddeden çocukları da onlar öldürüyor. Çocuklara insan eti yedirtip, beyinlerini yıkıyorlar. Çocukların insanlığa dair ne kadar değeri varsa ortadan kaldırıyorlar. Ondan sonra onları asker olarak kullanıyorlar. Bir süre sonra bu çocukların bir kısmı salınıyor ya da kaçıyor. Onların yeniden topluma kazandırılması gerekli. O yönde çalışan yerel kuruluşlar var. Biz onlara fon, danışmanlık, uzmanlık ve bilgi aktarımında destek oluyoruz.'

Gördüklerime inanamıyorum

Yaşadıklarına ve duyduklarına bazen kendisinin de inanamadığını anlatan Özsel, sözlerini şöyle sürdürüyor:

'Savaşan çocuklarla konuşup, çatışma bölgesindeki kişilerle görüştük, bir rapor hazırlarken 12 yaşında bir çocuk, '100 adam öldürmem lazım, 70'inci adamda yakalandım, şimdi beni sağ bırakmazlar' diyor, inanamıyorsun.'

Uganda'da iki sene çalıştıktan sonra Afrika'nın sorunlu diğer ülkelerine gideceğini anlatan Özsel, yeterli deneyimi kazanınca Türkiye'ye dönüp Doğu Anadolu'da ya da Doğu Karadeniz'de çalışmak istiyor. Özsel'e göre, yoksulluğun en ciddi yaşandığı ancak en az projenin gittiği yer İstanbul'un varoşları. Genç kız, 'İstanbul halkı keşke kendi komşu semtlerini tanıyıp da, bir şeyler yapmaya çalışsa. Bir şeyler yapmak için Uganda'ya gitmeye gerek yok' diyor.

Kirasını, yiyeceğini ve yol masraflarını karşılayacak kadar bir maaş aldığını belirten sosyal kalkınma uzmanı, 'Gönüllülük deyince meslek değilmiş gibi geliyor. Ama bu bir meslek, hayır işi de değil' diye konuşuyor.

Yaşamı boyunca sorunlu bölgelerde çalışacağını vurgulayan Özsel Beleli, 'Babamın söylediği bir laf var, öyle bir meslek alanı seçtin ki, hiç işsiz kalmazsın. Ne fakirlik biter, ne de savaş' d
iyor.

NOT: Bu yazıyı oldukça uzun zaman önce yazmıştım. Siteye koymaya karar verdiğimde, güncelleme yapmak için google'dan araştırdım. Özsel Beleli ile ilgili kaynakların çoğu yabancı ve İngilizce. Türkçe kaynaklarda rastladığım tek haber, 2014 yılına ait:


Ankara 7. Aile Mahkemesi, evlendiği Amerikalı eşinin soyadı nüfus cüzdanına rızası dışında yazılan kadının açtığı davada, "eşlerin rızaları dışında evlilik soyadını kullanmaya zorlanamayacağına" ilişkin karar verdi. Mahkemenin gerekçeli kararında, Özsel Beleli ile ABD uyruklu Daniel Joshua Honig'in 16 Haziran 2012'de Amerika'da evlendikleri, çiftin halen Amerika'da yaşadığı ve ikamet ettiği belirtildi.

Ekşi sözlük'te 2007 yılından kalan tek entry'yi ekleyip yorumu size bırakıyorum:


"1997 öss şampiyonu arkadaşım. georgetown ve princeton'dan mezun olduktan sonra wall street'te, dünya bankası'nda yıllık 6 haneli dolar maaşı almak yerine kirasını, yiyeceğini ve yol masraflarını karşılayacak kadar bir maaş karşılığında gana'ya ve uganda'ya gidip oralarda 2 yıl boyunca barış programı kapsamında; savaşmaları için köylerinden kaçırılan insan eti yedirilerek beyinleri yıkanan çocuk askerler için çalışan, memlekete döndükten sonra da urfa'da çatomnezdinde bir takım sosyal projeler yürüten, çok şükür 3 hafta önce istanbul'a dönebilmiş bir tuhaf insan."


Özsel Beleli anladığım kadarıyla şu anda John Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Fakültesinde okutmanlık yapıyor ve ders veriyor.  











Sunday, April 8, 2018

(1)Voulez-Vous Coucher Avec Moi, Ce Soir


Kızıl saçlı kadın, su bardağındaki Chateau De ile başlayıp 1999 ile sonlanan kırmızı şarabı yudumlarken, “şarap kadehinin, ayağından ya da tabanından tutulmasını, şarap kadehinin şarabın aromasını ve bukesini içerde tutabilmek için bombeli olması gerektiğini, şaraptan bir yudum aldıktan sonra, tatların bütünlük içersinde algılanmasını kolaylaştırmak için, dil ve ağzın her köşesinde bu yudumun dolaştırılmasını öneren ve "dili saran", "yoğunluk hissi yaratan", "kolayca akıp giden", "damakta kalıcı bir tat bırakan" gibi tanımlamalar kullanan şarap tadıcılarının aslında hiç de kendisinin o anda aldığı kadar keyif almadıklarını düşündü; Chateau, Bordeaux, Buzbağ, Doluca, Köpek Öldüren ya da Çankaya ne fark eder. O şarabı seviyordu, kırmızı olanını. Zihni, tat ayrımını yapamadığı şaraplarından yazısına kaydı. Bu yazı için hiç istemese de kahrolası bir “teknik bilgiler okuma kılavuzu” hazırlaması gerektiğini biliyordu- bilgilendirici, ilgilendirici; (2) Moulin Rouge’da Kan-Kan yapıyor olmayı tercih ederdi. 







Moulin Rouge

Sene 1999, kadın- ki o zamanlar esmer teni, uzun kirpikleri, buğulu bakışları, biçimli kalçaları, incecik beli, ve beline inen kuzguni bukleli saçlarıyla validesinin ‘boyun biraz daha uzun olsaydı kainat güzeli olurdun’ sözlerini doğrulayacak kadar büyüleyici- arkadaşlarının “ Paris sevgiliyle gidilince Paris’tir” sözlerine kulak tıkayarak, şehir ışıklarının altında “Paris’te Aşk Başkadır”ı yaşamak ya da en azından bu şansı bir kere bile olsa yakalamak için yola çıkar bu “romantizmin başkentine.” 


Yola çıkışı aslında çok da romantik değildir; sabah 07.00’den itibaren 5 saat sürecek ‘konsolosluk önü vize kuyruğu bekleme maratonu’, birlikte gidilecek kız arkadaşın temkinli yaklaşımları sonucu adım adım programlanan bir seyahat, yola çıkılmadan önce metro haritası inceleme gecesi, rezervasyon yaptırılan otele ulaşmayı sağlayacak olası tüm yolların envanteri, genel şehir panaroması, kullanılacak kelimeler, havaalanı adabı, gelecek bir haftanın hava durumu ile ilgili bilgiler dahil akla gelebilecek tüm detayların altının üstüne getirilmesi neticesinde kadının “romantik” gezisi kısmen sekteye uğramış gözükse de o yılmaz, aşkı yaşayacaktır hem de Paris’te.

Uçak, (3) Roissy/Charles de Gaulle hava limanına indiğinde pasaport kontrolünden kolayca geçerler. Kalacakları otele nasıl gidileceğini bilmenin rahatlığı vardır üzerlerinde. Otomatik kapıların önündedirler artık ve aşka, romantizme, Paris’e bir adım kalmıştır. Kapı açılır, bir an duraksarlar, “RER, Air France Otobüsü, Roissy Bus, Metro” tüm bunlar anlamını yitirmiştir, uykusuz geçen gecede ezberlendiği gibi değildir havaalanı çevresinde hızla dolaşan araçlar. Kısa süren krizin ardından kadın temkinli arkadaşa güvenme yolunu seçer. Sırasıyla binilen otobüs ve trenin ardından, inilen yerde yardımsever Fransızlara oteli tarif ettirmeye çalışırlar. Fransızlar yardıma can atarlar ama Fransızca. Küçük bir sorun vardır; kadın ve temkinli arkadaşın Fransızca ile tek haşır neşirliği “Voulez-vous coucher avec moi?” dan öteye geçmemektedir. Bavullar ve sırt çantaları ile yapılan uzun bir yürüyüşün ardından ulaşılan otelin, metronun hemen yanı başında olması da doğrusu biraz can sıkıcı sayılabilir. 

Kadın kafasını kaldırdı, gözlerini tavana dikti, sigarasından derin bir nefes çekti, bardağına kırmızı rengi doldurdu tekrar;

(4) “ Beni göğsüne bastırdığında
Sanki ayrı bir dünyadayım
Güllerin açtığı bir dünyada
Melekler şarkı söyler sen konuştuğunda,
Kelimeler her gün dönüşür aşk şarkısına
Kalbini ve ruhunu ver bana
Ve hayat her zaman
Toz pembe olsa” 



Eyfel Kulesi


Şehirdeki ilk yürüyüşünü Eyfel Kulesi’ne yapar. O da bir çoğu gibi ilk başta “çirkin kulenin” büyülü şehir Paris’e yakışmadığını düşünür. Oysa Eyfel ihtişamlıdır, mağrurdur. Sanki kendini ilk görenlerin önce küçümsemesine sonra hayran kalmasına alışık gibidir. 1889 yılında, Fransız devriminin 100.yıl dönümü anısına düzenlenen Uluslararası Sergi için inşa edildiği zamanları hatırlar. 110 yılda çok şey değişmiştir ama o hala tüm ihtişamıyla ayaktadır. Açılan tasarım yarışmasına katılan 700 kişiyi geçerek, oy birliğiyle seçilen Gustave Eiffel tarafından yapımına başlandığında şiddetli tepkiler almış, aralarında Maupassant, Emile Zola, Charles Garnier (Opéra Garnier’in mimarı), ve Genç Alexandre Dumas’ın da bulunduğu 300 kişi, hükümete kendini protesto eden toplu bir dilekçe vermiştir. “ Biz, yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar, mimarlar ve Paris’in güzelliğine tutkun olanlar, tüm benliğimizle ve nefretimizle, Fransız beğenisi ve tehlike altındaki Fransız sanatı ve tarihi adına, yararsız ve iğrenç Eyfel Kulesini şiddetle protesto ediyoruz.” Buna rağmen o Paris’i, Parislileri, kendini her yıl ziyaret eden milyonlarca kişiyi sever. Gece yaklaştığında tüm ışıklarını yakar, Sen nehri kıyısı boyunca yürüyen aşıkları, (5) Pont Neuf köprüsünden geçenleri, (6)“bateaux-mouches” ile Paris’in güzelliğine nehirden bakanları, yollarda öpüşenleri, sokak kafelerinde küçük kaçamaklar yaşayanları aydınlatır. Şehir yorgun düşüp uykuya daldığında bile o uyumaz; birileri sessiz gecelerde bir köşede gizlice onu seyredip hayallere dalıyordur diye.




“Eğer gençliğinizi Paris’te geçirecek kadar şanslı olduysanız,
o zaman kalan ömrünüzde nereye giderseniz gidin o sizinle gelecektir,
çünkü Paris taşınabilir bir şölendir.”
— Ernest Hemingway (1899-1961),
 
Bahar şehri kaplamış, Nisan’ın taze havası, insanı bunaltmayan güneşin göz kırpışı, yer yer bulutlanan gökyüzünün şehre yansıttığı gri renk, aşkın sokaklarda kol gezdiğinin habercisidir ve kadın köşelerden birinde kendini bekleyeni bulmaya hazırdır.


Kadın boş sayfaya baktı, tıkanmıştı. Kalktı dolaştı biraz evin içersinde. Öyle ya tüm Paris’i; Champs- Elysees’i, Tuileries Bahçelerini, Place de la Concorde’u, Arc de Triomphe’ı, Chatelet Meydanını ve çevresini, Les Invalides’i, Opera binasını, Vendome Meydanını, Notre-Dame’ı ve daha sayamadığı bir çok yeri her biri A4 boyutundaki dört sayfaya sığdırabilecek kadar yetenekli değildi. Louvre müzesini bile tam anlamıyla gezmek için “1 hafta ” gerektiğini söylediklerini hatırlayınca vaz mı geçsem diye düşündü. Sonra vazgeçmekten vazgeçti. Günümüz internet teknolojisi, kitapçılarda “turistler için rehber” adı altında satılan kitaplar, onun 4 sayfaya sığdıramayacaklarını zaten detaylı olarak gözler önüne sunuyordu. Paris’in görkemli eserleri hakkında ayrıntılı bilgilerin bulunabileceği kaynaklardan biri olmak istediğini sanmıyordu. 

(7) “Bu sonsuz şehre her baktığımda
Gökyüzü mavi ya da gri olsun
Gürültü neşesi ya da sessizlik gözyaşı olsun
Gün geçtikçe daha çok fark ediyorum

İlk baharda Paris’i seviyorum
Sonbaharda Paris’i seviyorum
Kışın Paris’i seviyorum, yağmur çiselediğinde
Yazın Paris’i seviyorum, sıcaktan bunaldığında

Parisi’i seviyorum her anında
Yılın her zamanında
Paris’i seviyorum
Neden neden Paris’i seviyorum
Çünkü aşkım yakında
Aşk yakında
Aşk yakında
Ah, Paris”




Kadın o güne dek gördüğü en güzel bakışları kendi üzerinde yakaladığında, Paris sokaklarında akşamüstünün ılık esintisi geziyordur. Montmartre tepesinin üzerinde tüm görkemiyle yükselen beyaz Sacre-Coeur kilisesine çıktığı dik merdivenlerden inerken, sokak ressamlarının arasında tekrar onu görüp göremeyeceğini merak eder. Montmartre’ın kalbinin attığı, tüm dünyadan sanatçılara ev sahipliği yapan, yıllarca buluşma yeri olarak kullanılan Place du Tertre’da randevusu vardır kadının. İçini ısıtan gözlerle tekrar karşılaşması uzun sürmez. Ressam kadına bakar, kadın ressama. O an karar verir, resmini yaptıracaktır bu güzel ellerin sahibine.

Ressamın pek de düzgün olmayan, Fransız aksanıyla konuştuğu İngilizcesine rağmen anlaşabilirler. Kadın adamın işaret ettiği tabureye oturur, başını yana çevirir, yeşil gözlere doğru. Ressam Brezilya doğumlu bir Fransızdır. Altı ay Fransa’da altı ay Brezilya’da yaşadığını söyler. Ve bahar onun için Paris demektir. Gülümser kadına; nerden geldiğini, ne yaptığını, Paris’i nasıl bulduğunu sorar. Bir ara kadına yaklaşır, hafifçe çenesinden tutar; gözleri gözlerinde. Kadın yanaklarının kızarmasına alışık değildir. Ten renginin, pembeleşen yanaklarını gizleyeceğini düşünerek rahatlar. On dakikalık zamanı kısa ya da uzun olarak tanımlama becerisini yitirmiştir. Adam resmi bitirip kadına verir. Kadın, olağan soruyu sorup, ardından Paris’i ressamla keşfetmek istediğini söyleyecektir. “Ne kadar?” Ressam yanıtlar, “ one fifty (1. 50)” Elbette adamdan “bu güzel yüzünüzü çizdiğim için asıl ben size para ödemeliyim” yanıtını beklemiyordur. 

Aralarında oluşan bu çekimin, alış-verişin katil ellerine teslim olmasından korkarak hemen cüzdanından parayı çıkarır ve 50 Frankı adama uzatır, “Kusura bakmayın bozuk yok, bozabilecek misiniz?” Adam yemyeşil gözleriyle önce kadına sonra paraya bakar ve kadının bundan sonraki yaşamında kulaklarından silinemeyecek o büyük kahkahayı atar “ Hanımefendi, one fifty derken 150 Frankı kastetmiştim, 1.50’ye Paris’te kahve bile içemezsiniz.” Dünya kararmış, Paris kararmış, aşk pılısını pırtısını toplayıp arkasına bakmadan uzaklaşmıştır. Adam 150 frankı alır ve bir sonraki müşterinin gözlerini aramaya başlar. Kadın elinde resmi, kalbinde hayal kırıklığı, cüzdanından eksilen 150 frankı sokağın ortasında kalakalır. 
Resme bakar; aralarındaki tek benzerlik dalgalı saçlarıdır....

Kızıl saçlı kadın elindeki kalemi masaya bıraktı, çekmecesini açtı. Büyük beyaz bir zarfın içinden karakalem çizilmiş resmi çıkardı. Kadehindeki son yudumu boğazından aşağı yuvarladı gülümseyerek. Sonbahar yaklaşıyordu. O beklediği aşkı yaşamıştı, Paris’le...

(8) “Hangi şehir şaraba benzer?
Paris.
İlk bardağı içersin
buruktur,
ikincide dumanı vurur başına,
üçüncüde mümkünü yok masadan kalkmanın
Garson bir şişe daha getir!
Ve artık nerde olsan, nereye gitsen
Paris’in ayyaşısın iki gözüm”




(1) Moulin Rouge film müziği, “Lady Marmalade” adlı parçadan –“ Benimle yatmak ister misin bu gece?” 

(2) “Kırmızı Değirmen”- “Kaygısız hayat, yaşam sevinci”, Fransa tarihindeki bu eşsiz dönemi tanımlamaya en uygun kelimelerdi. Dünyanın en ‘rezil’ gece klübü Moulin Rouge, 5 Ekim 1889’ da açıldığında, bohem hayatın içinde çoktan popüler olmuş Henri de Toulouse-Lautrec kabarenin açılış partisine davet edilenlerden biriydi. Kırmızıya boyanmış büyük değirmen Paris tarihinin dönüm noktalarından biri, ve “joie de vivre - yaşam sevinci” sembolü haline geldi. Aynı zamanda hem tiyatro hem konser hem de balo salonu Moulin Rouge “lüks hayatla randevu” idi. İnsanlar dört bir yandan, dans etmek, dansçıları seyretmek ve dansçıları seyredenleri seyretmek için gelirdi. Moulin Rouge’a ait hikayeler hala anlatılmaya devam ediyor; afyon yatakları, satılık seks, absinthe (zümrüt yeşili, sinirlere verdiği zarardan dolayı bir çok batı ülkesinde yasaklanan sert bir içki) ile zehirlenen akıl ve bedenler... 

(3) Paris’in 23 kilometre kuzey doğusunda, Roissy-en-France köyü yakında ki, Paris’in en büyük hava alanı. Diğeri, Paris’in güneyinde (14 kilometre), Orly kasabası yakınında ki Orly Havaalanı. Orly-Sud (Orly Güney) ve Orly-Oest (Orly Batı) adlı iki terminali var)

(4) Edit Piaf , “La Vie En Rose”

(5) “ Yeni Köprü” anlamına gelen ismine rağmen Pont Neuf Paris’in en eski köprüsüdür. III.Henry döneminde 1578 yılında yapımına başlanmış, 1578 yılında tamamlanmıştır. Şehirdeki diğer tüm köprülerin kenarlarına nehrin manzarasını kapayan büyük yapılar inşa edilirken, Pont Neuf’un yapımında Sen nehrine bir perspektif yaratılmış ve köprü iki yuvarlak kemeriyle nehre bakan dev bir balkona dönüştürülmüştür. 

(6) Paris’in merkezi – özellikle Sen nehrini Ile de la Cité ve Ile Saint-Louis ile çevreleyen bölümü- şehrin en eski ve en muhteşem tarihi eserlerini barındırır. Geçen yarım yüzyılda, bu görkemli güzelliği izleyebilmenin en rahatlatıcı yollarından biri cam kaplı Bateaux-Mouche’lerin (Uçan-botlar) güverteleri olmuştur.

(7) “ I Love Paris” Ella Fitzgerald yorumu

(8) Paris Üzerine Bilmeceler- Nazım Hikmet Ran


Daniil Kharms (Daniil Ivanovich Yuvachev)


Daniil Kharms
(Daniil Ivanovich Yuvachev)
1905-1942

"Sadece 'saçmalıkla’ ilgileniyorum; içinde pratik olarak hiç bir anlam taşımayanla. Yaşamın sadece absürd göstergesiyle ilgileniyorum."


Rus edebiyatı, her zaman yazınsal biçem, dil ve öykünün sınırlarında gezinen yeni ve ilginç yazarların ürünlerini öne çıkarabilmeyi başarabilmiştir. Andrey Sinyavsky (namı-diğer 'Abram Tertz'), Vasiliy Aksyonov, Sasha Sokolov ve Yevgeniy Popov gibi yeni çağdaş yazarların yanı sıra, Rus edebiyatına damgasını vurmuş eski yazarlar da tekrar keşfedilip gün ışığına çıkarılmaktadır. Mikhail Bulgakov and Andrey Platonov gibi Stalin döneminin gizli kalmış hazineleri, ancak kendi zamanlarından yıllar sonra göze batmıştır. Bir diğer etkileyici figür, Bulgakov ve Platonov ile aynı dönemde yaşamış olan, 1920’lerin sonlarına doğru Leningrad’ da avangard eksantrik olarak ün yapan Daniil Khrams’tır. 

‘Daniil Khrams’, 17 (30) Aralık 1905’te Ptersburg’ta doğan Daniil Ivanovich Iuvachev’in takma adıydı. Annesi bir mülteci, babası ise (Narodnaya Volya-Halkın İradesi) devrimci organizasyonunun eski üyelerinden biriydi. 1883 yılında tutuklanan babası, hapishanedeyken kendini dine adadı ve barışsever oldu. 

1915 yılında genç Daniil, Nevsky Prospect’te sıkı disiplinli bir Alman okuluna gönderildi. Burada Almanca ve İngilizce’yi öğrendi. Defterleri, Lewis Carroll’un şiirlerinin el yazımı İngilizce kopyalarını içerir. 1919 yılında Detskoe Selo’daki teyzesinin yanına taşınan Daniil şiir yazmaya 1922 yılında başladı.

1924 yılında Leningrad’a geri döndü ve Leningrad ElektroTeknicum’a girdi. 1925 yılında, şiir okuma günlerinde görünmeye başladı ve kendi çalışmalarının yanında Mayakovsky, Severyanin, ve Aseeva gibi Sovyet şarilerine ait çalışmaları da buralarda açık olarak sergilemeye başladı. Katıldığı edebiyat gecelerinden birinde tanıştığı V. Vvedensky ile yakın arkadaşlık kurdu. Takma adları arasında en ünlüsü olan Daniil Kharms’ı bu yılda kullanmaya başladı. 'Kharms" takma adını tercih etmesinin nedeninin, İngilizcedeki 'charms' (çekicilik) ve 'harms' (kötülük) sözcükleri arasında bulunan çekimin yarattığı etki olduğu düşünülebilir. Ayrıca büyük ilgi duyduğu kişilik Sherlock Holmes'un Rusça söylenişi ile ('Kholm' diye okunuyor) Kharms'ın arasında ki benzerlik de dikkat çekicidir. 

Yirmili yaşlarının başlarında, “Zaum” adı verilen ("Anlamsız", "Gerçekdışı", ya da “Saçma”) şiir akımı ile ilgilendi. 17 Ekim 1925’te, Rus Şairler Birliği’nin Leningrad şubesine resmi olarak kabul edilmesinden sekiz gün sonra Kharms, Vvedensky ve Tufanov ile birlikte bir Zaum edebiyat gecesinde şiir okudu. Ocak 1926’da Kharms ve Vvedensky Zaum’un bir şubesini kurdular ve kendilerine “Plane Trees” (Çınarlar) adını verdiler. Kharms’ın ilk yayınlanmış çalışması olan “Incident on the Railroad” (Demiryolunda Olay), 1926’da Şairler Birliği’nın Leningrad şubesince hazırlanan “Poetry Collection” (Toplu Şiirler) almanağında çıktı.

1927 yılında Kharms, amacı “kalitesiz yazarlarla mücadele” olan bir Akademi kurmayı önerdi. 28 Mart günü, “Çınarlar” ın düzenlediği edebiyat akşamı, dinleyicilerin ıslıkları, yuhalamaları ve kavgalarla sona erdi.

“Boşboğazlık, sıradanlığın anasıdır.” 

1927 yılının sonunda “Çınarlar” yeni bir topluluğun oluşumunu duyurdular: OBERIU (“ Association of Real Art – Gerçek Sanat Birliği ‘nin kısaltılmışı). Aralarında yakın arkadaşı Aleksandr Vvedensky (1900-1941) ve büyük şair Nikolay Zabolotsky (1903-1958)’inde bulunduğu, benzer düşüncelere sahip deneysel yazarların oluşturduğu OBERIU, manifestosunda ana görevinin dünyayı açık bir biçimde nesnel olarak betimlemek olduğunu belirtti.

Kharms bir İngiliz eksantriğinin giyim tarzına sahipti. Vvedensky sade giyinir ve çürük dişlerine aldırmazdı, kartlara olan düşkünlüğünün dışında davranışlarında sanatsal hiçbir yön yoktu. Kharms kurulmuş nesnelere meraklıydı, ve bir keresinde odasına büyük metal bir makine monte etti. Şaşkın bir misafiri sordu, “Bu nedir?”. “Bir makine.” “ Ne tür bir makine?” “Hiçbir tür. Sadece makine.” “ Ama nereden aldınız bunu?” “ Kendim yaptım!” “ Peki ne işe yarıyor?” “Hiç” “ O zaman neden sahipsiniz?” “ Sadece odamda bir makine olmasını istedim.” 

Gelecek estetiği ile Biçimci yaklaşımların arasında bir birleşimi temsil eden Oberiu’ler kendilerini edebi avangard’ın “sol kanadı” olarak tanımlamaktaydılar. Oberiu sloganlarının arasında “Sanat bir dolaptır (Kharms genelde teatral girişlerini bir gardırobun içinde ya da üstüne yapardı) ve “Şiirler turta değildir; biz ringa balığı değiliz” bulunmaktaydı.

28 Ocak 1928’de, Khrams’ın dam üstündeki görüntüsünü içeren reklam kampanyaları çok ses getirmedi ve oldukça sıradışı bir tiyatro gecesi sunmalarına yardımcı oldu. Geceye “Three Left Hours-Kalan Üç Saat” adını verdiler. İlk saat şiir okumalarıydı. Bu esnada Kharms sahneye, içerisinde saklanan iki adam tarafından yürütülen verniklenmiş siyah bir gardırobun üstünde, bembeyaz pudrayla kaplı olarak ve kırmızı üçgenlerle süslenmiş uzun bir ceketle çıktı. Başında avize taşlı altın rengi bir şapka vardı. Yüksek, kulak tırmalayıcı bir sesle bazı “fonetik şiirler” okudu.

İkinci saatte, Kharms’ın Kafkas absürd oyunu “"Elizaveta Bam” sahneye kondu. Oyunun kadın kahramanı bir genç kızdır. Oyunun başından sonuna kadar kız, karanlık iki kişi tarafından kovalanır. Bam işlemediği bir cinayetten dolayı suçlanır. Kız bundan espritüel bir biçimde kurtulmaya çalışır, kaçar, yalvarır ve kendisini kovalayanları eğlendirir. Bir süre işe yarar. Ve sonra, korkunç bir şey olacağına dair gergin bekleyiş soytarılara özgü bir şakayla paramparça olur. Suçlanan kurban ile suçlayanlar bir çeşit kedi-fare oyunu oynarlar. Eğlence ve oyunlara rağmen takip edenlerin amacı değişmez. Oyun Bam’ı alıp götürmeleriyle sona erer. Oyun iki gücü gösterir; birincisi konuyu kurmaya ve sonuca götürmeye çalışan, diğeri konunun dramatik sınırını kırıp, bozmaya çalışan. İlk güç kaygı verici bir tema ortaya çıkarırken; ikincisi şenliksel, yıkıcı bir tema ortaya koyar. Oyun, sirk, sulu güldürü, soytarılıkla bezeli tiyatro sahneleriyle geçer. Ancak sonunda, karanlık başlangıca ve sonuca rağmen, akılda kalan eksantrik ve prangalardan kurtulmuş bir oyundur.

“ Şiir yazdığımda, benim için ne düşünce, ne içerik, ne biçim, ne de ‘nitelik’in gizli fikri önemli; en önemlisi rasyonel bir akla çok daha kapalı ve anlaşılmaz gelen, ama benim anlayabildiğim şeyler... Bu; düzenin saflığı’dır. Bu saflık güneşte, çimende, insanda ve şiirde aynı. Gerçek sanat ilk gerçeklikle yan yana yürür. Gerçek sanat dünyayı yaratır ve onun ilk yansıması olur.” 

Bununla birlikte, 1920’li yılların sonlarında, Stalinleştirme döneminde, deneysel çağdaş sanatı yayma zamanı çoktan geçmişti. Yükselen Sovyet neo-burjuvazisi şaşırmamalıydı: bu tür saçmalıklara müsamaha gösterilemezdi. Bu durum, Oberiu topluluğunun birkaç gösteriden sonra acilen dağılmasını kesinleştirdi. 

Kharms ve Vvedensky, çocuk edebiyatına yönelmenin daha akıllıca olduğunu düşünerek, Samuil Marshak tarafından çıkartılan ve 'Marshak Academy' olarak bilinen Detgiz yayınevi için çalışmaya başladılar. 1940 yılına kadar Kharms 11 çocuk kitabı çıkardı ve düzenli olarak ‘Yozh- Kirpi’ ve 'The Siskin' dergilerinde yazdı. 

Konstantin Chukovsky o yılları şöyle hatırlıyor, “ Kharms’ın o dönemde yazdığı zeki ve nükteli yazılar çocukların (özellikle küçüklerin) o kadar büyük ilgisini çekmişti ki, 1930’lu yıllarda pedagogların çoğunun öfkeli tepkilerine maruz kaldı”

Ancak çocuk edebiyatında bile, alışılmışın dışındaki hiçbir şey güvenli değildi. Kharms, çocuk edebiyatına “neşeli” yaklaşımında, bir dizi Oberiu-türünde pasajlar kullandı. Oberiu yaklaşımı 1930 yılında “ gerici hokkabazlık” olarak bir Leningrad gazetesince suçlandı ve, Aralık 1931’de, Kharms ve Vvedensky‘halkın dikatini, saçma şiirler vasıtasıyla, sosyalizm yapısından başka yöne çekmek’ suçundan tutuklandılar ve Kursk’a gönderildiler.

Her şeye rağmen sürgün oldukça kısa sürdü. 18 Haziran 1932’de serbest bırakıldılar. Bu dönem, Akhmatova’nın tanımladığı gibi “nispeten vejeteryan” dı. Yine de Kharms bundan sonra çok az çalışma yapabildi ve açlık yılları bu dönemlerde başladı.

1934 yılında, “Existence-Varoluş” adlı yapıtı üzerinde çalışmaya başladı. Tamamlanmamasına karşın, yazdıklarını “Daniil Dandan” olarak imzaladı. Aynı yıl yeni oluşan Sovyet Yazarları Birliğine kabul edildi. Ve Marina Vladimirovna Malich ile evlendi.

1937 yılında, Kharms 'The Siskin'” sayfalarından geçici süreliğine yasaklandı, bir yıl ortalarda gözükmedi. 1937 ve 1938 yılında, apartmanında bir müzik gecesine ev sahipliği yaptı. Katılımcılardan biri duvara yapıştırılan notun üstünde yazılanları şöyle hatırlamakta: “ Bu Evde Özellikle Saygı Duyulan Kişilerin Listesi.” Listede ki isimler arasında, Bach, Gogol, Glinka, ve Knut Hamsun vardı. 1939 yılında Kharms, "Pushkin and Gogol"u da içeren “Incidences-Olaylar” dönemini bitirdi. 

Aynı yıl, yazdığı çocuk kitaplarına yetkililer tarafından el koyuldu ve kamulaştırıldı. Ana gelir kaynağından yoksun bırakılan Kharms, sık sık açlığın kıyısında buldu kendini. Kharms, yayınlanmayan, sadece yazı çekmecesinde biriktirdiği kısa, tuhaf öyküler yazmaya devam etti. 

23 Ağustos 1941’de, korkunç Leningrad kuşatmasından hemen önce, Kharms “bozguncu/bölücü propaganda yaymak” suçundan ikinci kez tutuklandı. Kayıtlara göre, apartmanın kapıcısı ona bir iki dakikalığına aşağıya inmesini söyledi. Kharms, yarı çıplak, ayaklarında terliklerle, yaka paça götürüldü. Dava boyunca, Kharms’ın irade kuvvetinden yoksun olduğu (non compos mentis) ifade edildi ve askeri hapishanaye kapatıldı. 
Kharms 2 Şubat 1942’de, Leningrad kıtlıktan kasıp kavrulurken, Novosibirsk hapishane hastanesinde açlıktan öldü. 

Kharms’ın yazılarının çoğu tutuklanmasının ardından, güvenli bir biçimde kütüphanelere verilene kadar, arkadaşı filozof Yakov Semyonovich Druskin tarafından saklandı ve çoğu basılmak için Gorbaçov dönemini bekledi. Kharms’ın yazılarının o dönemde basılamayacak olması çok şaşırtıcı değildi. Asıl şaşırtıcı olan yazılmış olmalarıydı.
Açlık ve tutuklanma, Kharms’ın yazılarında beklenen temalardı. Açlık ve yoksulluk değişmez ikilidir; gerçekte Kharms’ın açlığın şairi olduğu ileri sürülebilir (Knut Hamsun’un Açlık adlı romanına olan güçlü bağı boşuna değildi).

İşte açlık böyle başlar:
Sabah uyanırsın hayat dolu,
Sonra başlar halsizlik
Sonra başlar sıkıntı;
Ardından gelir
Hızlı düşünme gücü kaybı,
Sonra gelir sakinlik
Ve sonra başlar korku


1937 yılında yazdığı aşağıdaki dörtlük Kharms’ın hayattaki genel konumunu gözler önüne seriyordu:

yaşam krallığında şimdi sahip olduğumuz
tüm umuttan yoksun olduğumuz
yok oldu mutluluk düşleri,
yoksulluk, geride sadece bu kaldı


Eserleri arasında; “The Old Woman-Yaşlı Kadın (En bilinen eseridir)”, “Incidences-Olaylar (Otuza yakın kısa öykü içerir)”, “The Man With The Black Coat-Siyah Paltolu Adam (Daniil Kharms ve Alexander Vvedensky tarafından yazılmıştır)” ve birçok kısa öykü, mektuplar bulunmaktadır. 

Aniden Düşen Yaşlı Kadın : 
Yaşlı kadının biri, aşırı meraktan, pencereden düştü, yere çakıldı, ve paramparça oldu. Başka bir yaşlı kadın, pencereden sarkıp, ilk düşen kadının kalıntılarına bakmaya başladı, ama o da,
aşırı meraktan pencereden düştü, yere çakıldı ve paramparça oldu. Ardından üçüncü, sonra dördüncü, sonra beşinci kadın pencereden düştü. Altıncı kadın pencereden düştüğünde onları seyretmekten sıkıldım, ve örülmüş bir şalın kör bir adama verildiğinin söylendiği Mal'tseviskiy Marketine gittim.


Rüya:
Kalugin uykuya daldı ve bir rüya gördü. Rüyasında çalıkların arasında oturuyordu ve yanından bir polis geçiyordu.
Kalugin uyandı, ağzını kaşıdı ve tekrar uykuya daldı ve başka bir rüya gördü. Rüyasında çalılıkların yanından geçiyordu ve bir polis çalılıkların arasında gizlenmiş oturuyordu.
Kalugin uyandı, ağzından akan salyalar yastığını ıslatmasın diye başının altına bir gazete koydu, ve tekrar uyudu; ve tekrar rüyasında çalılıkların arasında oturduğunu ve bir polisin çalılıkların yanından geçtiğini gördü.
Kalugin uyandı, gazeteyi değiştirdi, uzandı ve tekrar uyudu. Uykuya daldığında başka bir rüya gördü. Rüyasında çalılıkların yanından geçiyordu ve bir polis çalılıkların arasında oturuyordu.
Bu sırada Kalugin uyandı ve daha fazla uyumamaya karar verdi, ama aniden uyuyakaldı ve rüyasında bir polisin, arkasında oturduğunu ve çalılıkların, yürüyerek yanından geçtiğini gördü.
Kalugin bir çığlık attı ve yatağında sarsıldı, ama uyanamadı.
Kalugin tam dört gün dört gece aralıksız uyudu ve beşinci gün o kadar zayıflamış kalktı ki botları düşmesin diye ayaklarına iple bağlamak zorunda kaldı. Kalugin’in her zaman buğday ekmeği aldığı fırında onu tanımadılar ve ona bir parça çavdar ekmeği somunu verdiler.
Ve apartmanları dolaşan sağlık memurları Kalugin’i görünce, onun sağlıksız olduğuna ve hiçbir işe yaramayacağına karar verdiler ve kapıcıya onun çöplerle birlikte atılmasını söylediler.
Kalugin ikiye katlandı ve çöpe atıldı.


Günlüğüne 1937 yılında yazdığı bir bölümde en beğendiği yazarları şöyle listelemekteydi; Gogol, Prutkov, Meyrink, Hamsun, Edward Lear ve Lewis Carrol. Bu listeleme Kharms'ın soyağacının nasıl belirlendiğini göz önüne seriyor. Kharms'ın çeşitli modernist, dadaist, sürrealist, absürdist ve diğer yenilikçi hareketlere açık bir eğilimi vardı.

Kharms’ın kaba, şiddet içerikli, mantık dışı, ani ve sürpriz değişikliklerle dolu öyküleri, hızlı bir şekilde sonuca ulaşır, ve komiklerdir. Kharms’ın hiçbir öyküsü-çocuk edebiyatı adı altında gizledikleri dışında-yaşadığı sürede yayınlanmamıştır. Kharms ya da otoriteler farkında olsun ya da olmasın, eserleri Sovyet devletini devirmeyi tasarlayan çalışmalardı. 

" Çocukları, yaşlı adamları, kadınları ve orta-yaşlıları sevmiyorum. Çocukları zehirlemek—bu biraz zalimce olurdu. Ama, kahrolsun, bir şeyler yapılmalı!... Sadece genç, sağlıklı ve görkemli güzellikteki kadınlara saygı duyuyorum. Geride kalan insan ırkının temsilcilerine şüpheyle yaklaşıyorum. Akla uygun düşünce deposu yaşlı kadınlar kementle bağlanmalı... Hangisi daha hoş görünür: çuval gibi giyinen yaşlı bir kadın mı, yoksa tamamen çıplak genç bir erkek mi? Ve bu durumda, hangisi halk arasında daha az kabul edilebilir ?... Çiçeklerle ilgili bu kadar harika olan nedir? Kadınların bacak aralarından kesinlikle çok daha iyi koku alırsınız. Her ikisi de saf doğallıktadır, öyleyse kimse benizm sözlerime öfkelenmeye kalkmasın.” 

Kharms absürdist bir yazardı, öykülerinde bir yandan insan varlığının anlamsızlığını gösterirken diğer yandan insanların, yaşamlarına anlam katma arzularını yansıtırdı. Yazılarındaki strateji oldukça basitti: Okuyucunun bir anlam çıkarmak isteyeceği bir olayın olduğu bir durum ortaya koyardı. Şevkle ve zekice okuyucuyu hikayenin içine çeker, aslında bir anlamı olması gereken öykü bir anda anlamsızlığa dönüşürdü. 

“Pisliğin içine düşerken, bir adamın yapabileceği tek şey vardır: etrafa bakmadan sadece düşmek. En önemlisi bunu bir tarz ve enerjiyle yapmaktır.” 

Absürdizm, yaşamın anlamsızlığının bir kutlaması olarak tanımlanabilir. Absürdizm, ayağında kirli ayakkabıları, yüzünde gülümseme ve kalbinde bir şarkı olan nihilizimdir. Kharms bunun üstadlarından biriydi.

Kharms tutuklandı, damgalandı, tüm cesur arkadaşlarını kaybetti, hiçbir yerde iş bulamadı; bir hapishane hastanesinden açlıktan öldüğünde 37 yaşındaydı.

Kaynaklar: http://www.sovlit.com/bios/kharms.html
http://www.absurdist.cc/kharms.cfm
http://www.geocities.com/Athens/8926/Kharms/Kh_E_Intro.html
http://www.danielcharms.com/charms/who.htm


Janis Joplin - Kayıp Mektuplar




Bu derleme 3 Eylül 1992 tarihli Rolling Stone dergisinde çıkan ve Laura Joplin`in “Love, Janis” kitabından alıntı yapılan mektuplardan oluşturulmuştur.

Evde Janis`le ilgili eşyaları ararken, mektupları bulduk. Hepsi çok dokunaklıydı ve tanıdığım kadını yaşama geri döndürecek kadar duygusal 
Laura Joplin

Laura Joplin’e, kız kardeşinin portresini çıkarmasında yardımcı olan önemli varlıklardan biri, Joplin’in 1965 yılından, ölümünden kısa bir süre öncesine kadar San Francisco’dan ailesine gönderdiği mektupların ortaya çıkması oldu. Joplin kendi kelimelerinin ışığında, bazılarının düşündüğü “blues`un huzursuz kadını” kişiliğinden çok daha parlak, zeki ve çok daha karmaşık bir kişilik halini aldı.
Rolling Stone dergisi 3 Eylül, 1992




“eğer tek bir günün varsa birlikte geçireceğin
ve sen 365 günün hepsini istiyorsan
ve 365 gün sadece bir hayalse
tek bir lanet olası gün varsa elinde
sana diyeceğim dostum,
o tek bir gün tüm hayatın olmalı
çünkü bilirsin
diğer 364 gün için böğürerek ağlayabilirsin
çatlayabilirsin hatta
ama
o tek günü, o tek bir günü kaybedersin sonsuza dek
eğer bugün yanındaysa, yarını tüketmezsin
çünkü yarına ihtiyacın yoktur dostum
batıya giden o soğuk trende konuştuğumuz gibi
işin gerçeği dostum
yarın asla olmayacak
çünkü tatlım
“it’s all the same fucking day”
nefes aldığında
onu tutmalısın
hayatının son dakikası gibi
sanki bir daha solumayacaksın gibi
çünkü bir gün mutlaka
omuzlarına binecek bu yük
ve o zaman inan bana
kaldıramayacaksın
dibe çekecek seni
zincire vurulmuşsun gibi”

ball and chain





6 Haziran, 1966

Anne ve Baba,

Büyük bir kaygı içinde, haberleri veriyorum. San Francisco’dayım. Şimdi bırakın açıklayım – Austin’e vardığımda Travis Rivers’la konuştum, buradaki grupla birlikte şarkı söylemem için ikna edici bir söylev verdi bana. Eski bir arkadaş, Chet Helms, S.F.’de baya büyük adam olmuşa benziyor. Şu anda çalan, birbirinden tuhaf adlı üç büyük rock and roll grubunun sahibi; Captain Beefheart & the Magic Band, Big Brother & the Holding Co., vs. Big Brother’ın bir vokaliste ihtiyacı varmış. Ben de bu konuda konuşmak için Chet’i aradım. Onlarla birlikte çıkmam konusunda beni teşvik etti – sanki tüm şehir rock&roll;’laşmış gibi (ve gerçekten öyle!) – ve kesinlikle ünleneceğimi söyledi. Kaygılarımdan bahsettim; ya burada yapamazsam ve geri dönemezsem. Gelip denememi, eğer yapamazsam, eve dönüş biletimi kendisinin vereceğini söyledi. Ben de geldim.

Henüz neler olduğunu bilmiyorum. Galiba bu öğleden sonra grupla prova yapacağım; sanırım, provadan sonra kalıp kalmayacağıma karar vereceğim. Şu anda kafam karışık, kararsızım – geldiğime seviniyorum, şehri, birkaç arkadaşı görmek güzel ama kesinlikle “çulsuz adamların Cher’i” olma niyetinde değilim. Sanırım bekleyip göreceğiz. Size tek söylemek istediğim, herşeyle ilgili mantıklı düşünmeye çalışıyorum ve kendimi heyecanla gemiden denize atmıyorum. Eminim yine, kendimi yok edici, intihara meyilli yolumun kazandığına inanıyorsunuz. Ama gerçekten çabalıyorum. Sizin için tam bir hayal kırıklığı olduğumu biliyorum, bundan dolayı korkunç üzgünüm. Buraya gelişimle ilgili duyduğunuz korkuları anlıyorum ve itiraf etmeliyim ki bunları ben de paylaşıyorum. Ama burada bir şansım var, buna inanıyorum ve bu sefer berbat etmeyeceğim herşeyi. Sanırım haberler çoğaldıkça daha çok yazacağım size, o zaman kadar bütün eleştirilerinizi yukarıdaki adrese gönderin.

Ve lütfen inanın; kazanan biri olmamı benden daha fazla isteyemezsiniz. 

Sevgiler Janis.

******************

Haziran 1966

Sevgili Anne ve Baba, 

Sizden henüz tek bir haber almadım, ama hala konuştuğumuzu düşünerek başka bir mektup daha yazıyorum: Bu size adresimi bildirmek için – bir pansiyonda oda buldum. Oldukça güzel bir yer, mutfağı, salonu hatta ütüsü ve ütü tahtası bile var. Benden başka dört kişi daha yaşıyor burada. Hala Big Brother & the Holding Co ile çalışıyorum ve gerçekten çok eğlenceli. Grupta dört herif var – Sam, Peter, Dave, ve James. Provalarımızı her öğleden sonra bir garajda yapıyoruz. Artist bir arkadaşlarının yeriymiş burası. Her ne kadar ben modası geçmiş bulsam da, herkes şarkı söylememden etkilenmiş gözüküyor. Yaptıkları müzik benim alışık olduğumdan farklı. Oh, Size göndermek üzere daha tuhaf grup adları buldum - (bunlara inanabiliyor musunuz?) Grateful Dead, Love, Jefferson Airpland, Quicksilver Messenger Service, the Leaves, the Grass Roots.

Chet Helms Family Dog adında bir rock & roll şirketini yönetiyor - bir sürü amblemle ve yanıtlama servisiyle dolu. Çok havalı.
Girişimcim olarak ( ve daha çok beni burada parasızlıktan kurtararak) – Hala bankada sakladığım otuz dolarım var) Chet bir aylığına kiraladı bu yeri benim için. Eğer grupla ben bu işi başaramazsak unutmamı, yok eğer başarırsak bir sürü paramızın olacağını söylüyor. Chet eski bir arkadaş – Lori adında bir aktristle evli. Yarın gece, Mercury’den birileri Grateful Dead’i (böyle bir adla, iyi olmaktan başka şansları yok) ve Big Brother et al., Gosh, dinlemeye gelecekler. 
Çok heyecanlıyım! Bu hafta yaklaşık beş ya da altı defa çalıştık – benim en sevdiğim “Down on Me”, eski bir kilise müziği, yeniden canlandırıldı ve biraz da yozlaştırıldı.

Hala iyiyim – merak etmeyin. Bir münzevi gibi. Ne kilo verdim ne kilo aldım ve kafam hala yerinde. Ve gerçekten hala okula dönmeyi düşünüyorum, benden ümidi kesmeyin. Hepinizi seviyorum.

XXXX
Janis. 




Kaynaklar 
www.janisjoplin.net
rolling stone dergisi
`love, janis` - laura joplin
bir de ben

Çizgi Roman Dünyasında Savunma Mekanizmaları



Yazan: Sayın Elizabeth Napoletano
Bıkıp usanmadan her türlü zorluğa göğüs gererek çevirmeye çalışan: ben



Çevirenin notu: Okumaya başlamak üzere olduğunuz çeviri, dipsiz netsel araştırmalarımın sonucu tesadüfen karşıma çıkmış olup, yazarından izin falan alınmamıştır. Yazarı da zaten eserinin “usta” eller tarafından güzel Türkçe’mize kazandırıldığını duysaydı, bundan ayrıca gurur duyardı diyerek içimi de rahatlattığıma göre, günahıyla sevabıyla çeviriyi ellerinize teslim edebilirim. Kusurlar affola...


************

Psikoloji, insan davranışlarının her alanına nüfus eder, ama sıradan ve günlük eylemler sözkonusu olduğunda gözardı edilir. Edebiyat dünyasında bir türlü üvey evlat muamelesi görmekten kurtulamamış zavallı çizgi romanlar, genellikle çocukça bir eğlence olarak görüldüğü için dışlanır. Halbuki günümüzde çizgi roman dünyası, milyarlarca dolarlık bir endüstridir. Attığı sağlam adımların sonucunda tüm dünyada, sadece çocuklar ve gençler tarafından değil, ciddi, ağırbaşlı yetişkinler tarafından da okunur hale gelmiştir.

Manga’nın milyonlarca alıcısıyla büyük ve karlı bir iş kolu olduğu Japonya’da, her gün neredeyse yarım milyon çizgi roman dergisi satılmaktadır. Bunların çok büyük bir yüzdesi, özel ya da halka açık yerlerde, özel kütüphanelerde, ve sadece Tokyo’ da sayıları 300’ ü aşan Manga Café’ lerde yetişkinlere satılmaktadır. Avrupa’daki çizgi roman talebini de göz ardı etmemek gerekir. Özellikle Fransa ve İtalya’da çocukları, gençleri ve yetişkinleri besleyen, kaydadeğer bir çizgi roman endüstrisi mevcuttur. Çizgi romanların ikinci dünya savaşı sonrasındaki on yılda daha çok gençlere pazarlandığı Amerika’da son on yılda, özellikle çizgi roman isimleri ve okur sayısında genç-yetişkinlerin hedeflendiği pazarda patlama meydana geldi. Bir çok yetişkin, “Batman”, “Örümcek Adam” ve “X-Men” gibi, Hollywood filmlerince diriltilen nostalji rüzgarlarında, popüler çizgiromanların girdabına kapıldı. Bu gerçekler dikkate alındığında, çizgi roman psikolojisini incelemekten kaçınmak, önemli ve yayılımcı bir insan görüngüsünü dikkate almamak olur.

Çizgi romanların, psikolojik yönleri dahil, incelendiği bir çok çalışma olmasına rağmen, bu konuda gerçek anlamda psikolojik bir araştırmaya rastlanmamaktadır. 1950`lerin bilimsel araştırmalarından daha az olduğunu çürüten, çizgi romanların popülerliğini, süperkahraman kültünü ve ırksal yaklaşımları araştıran, sayısız makale vardır. Ayrıca, okur yazarlığın gelişiminde çizgi romanların etkisini araştıran eğitime yönelik çalışmalar ve sosyolojik incelemeler de mevcuttur- Japonya’daki “Ladies Comics-Bayanların Çizgi Romanları” adlı araştırmada, romantik fantezileri ve baştan çıkarmaları inceleyen Arkansan Üniversitesindeki Kinko Ito`nun çalışmaları gibi. 

Bunların yanı sıra, Manga ve çizgiromanlarla ilgili Japon toplumunu biçimlendiren çeşitli çalışmalar da bulunmaktadır. Bu çalışmalarda psikolojik olarak çok ilginç bilgilere rastlanmasına karşın, bunların hiçbiri psikolojik birer çalışma değildir. Çizgi romanlara ilişkin psikolojik çalışmaların çoğu İtalya`dan çıkmaktadır. Imbasciati ve C. Castelli’nin “Psychology of Comics-Çizgi Romanların Psikolojisi”, M. Mongai’nın “Psychoanalysis and Comics-Psikoanaliz ve Çizgi Romanlar”, ve M. Minelli’nin “Notes of Psychology of Comics-Çizgi Roman Psikolojisi Üzerine Notlar” bunlardan bazılarıdır. Ne yazık ki bunlar arasından sadece Marco Minelli`nin (1992) “İtalyan Çizgi Roman Psikolojisi” adlı çalışmasının bir kısmı İngilizce’ye çevrilmiştir.

Minelli’nin çalışması özellikle, çizgi roman okunurken etkin hale geldiği düşünülen psikolojik savunma mekanizmaları konusuna odaklanması açısından ilgi çekicidir. Minelli en sık oluşan yedi mekanizmayı şöyle sıralar: (1) özdeşleşme, (2) yansıtma, (3) yer değiştirme, (4) idealleştirme, (5) inkar-yadsıma, (6) ayırma-bölme, (7) zaman-mekan uzaklığı/soyutlama.

Bu yazı, çizgi roman edebiyatında rastlanılan özdeşleşme, yansıtma, yer değiştirme ve idealleştirme savunma mekanizmalarını örnekleriyle birlikte incelemeyi amaçlamıştır. 

Neden bir adamın uçabileceğine inanmak isteriz? Nasıl oluyor da milyonlarca insan, Peter Parker`ın canlı bir Örümcek Adama dönüşünü izlemek için sinemalara doluyor? İnsanların çizgi roman karakterlerini bu kadar benimsemelerinin ardında yatan nedir? Bunu tek kelimeyle açıklayabiliriz: Özdeşleşme. Doğu ya da Batı olsun her kültürde, insanlar hayatlarına biraz fantezi katma ihtiyacı duyarlar ve başkalarının eylemleri aracılığıyla onların yaşantısına katıldıklarını hayal ederler. Bir çok insan çizgi roman okuduklarında, bu ihtiyaçlarının giderildiğini görür. Grafik ilüstrasyonlarıyla çizgi romanlar, insanın, çizenin yarattığı dünyayla yani gerçekte kendisine ait olmayan dünyayla özdeşleşmesini sağlar. Çizgi roman dünyasında olan eylemler gerçek dünyadan yeterince uzak olmasına karşın, okuyucu, karakterlerin içinde bulunduğu durumlara duygusal tepki verebilmenin bir yolunu bulur.

Özdeşleşme, Coon (2001) tarafından şöyle tanımlanmıştır: “ başka bir kişinin hedeflerini ve değerlerini kendi davranışlarıyla birleştirme; birine duygusal bir bağla bağlanma ve onun gibi olmak isteme.” Bu basit tanımlamadan, biri kendini başka biriyle özdeşleştirdiğinde, bunun, davranışlarını ve seçimlerini etkilediğini öğreniyoruz. Çocuklarda ve gençlerde, belirli biriyle özdeşleşme, etkilendikleri kişiye bakarak yaptıkları hareketlerde, gerçekleştirdikleri eylemlerde görülebilir. Çizgi romanlar her zaman, gençlerin kendilerini özdeşleştirecekleri karakterlere sahiptirler. Bill Finger ve Bob Kane, gençlerin dikkatini Batman çizgi romanını okumaya yöneltmek için bir yol bulmaları gerektiğinde, “Harika Çocuk” Robin’i yarattılar.
Bob Kane yıllardır yaptığı röportajlarda, kendisinin ve Bill Finger`ın Robin’i, Robin Hood karakterine benzer tasarladıklarını söylemektedir. Böylece ikili, daha genç çocukların, “Kara Şövalye” Batman`ın cazibesine kapılan abilerinden daha farklı bir düzeyde özdeşleşecekleri bir karakter yaratmış oldular. 

Özdeşleşme bir çok yönden, çizgi roman hayranları için çekicidir. Okuyucu, özellikle de gençler, Peter Parker gibi bir karaktere bakıp, kendilerine yoğun eleştirel bir bakış yöneltmeden, sahip oldukları eksiklikleri görebilirler. Bu onların, kendi ruhlarını kırma korkusu olmaksızın başarısızlıklarına bakmalarını sağlar, ve yetersizliklerini daha katlanabilir kılar. Wolman’ın (1989) dediği gibi, “Özdeşleşme yüksek yoğunluktaki dürtülere hakim olma çabası içinde, diğerlerini taklit etmeyi içeren bir savunma mekanizmasıdır”. “İtalyan Çizgi Roman Psikolojisi” makalesinde (http://digilander.libero.it/romanzi/comicspsycho.htm 3/30/2003) Marco Minelli, okuyucuların, çizgi roman karakterleriyle özdeşleşme aracılığıyla, kendi gerçek yaşamlarında tatmin edemeyecekleri arzuları gerçekleştirdiklerine dikkat çekmektedir.

Çizgi roman yayıncılarının öncelikli pazarı, gençler ve yirmili yaşlardaki genç-yetişkinlerdir. Bir çizgi roman dergisindeki ana kahramanla en iyi özdeşleşme becerisine sahip olan grup, bu gruptur. İnsanlar en çok Peter Parker (Örümcek Adam-Spider Man) karakteriyle özdeşleşirler. Peter’in hikayesi evrenseldir, ve gerçek sorunları olan ilk süper kahramanlardan biridir. Stan Lee ve Steve Ditko, 1960’lı yıllarda Örümcek Adam karakterini yarattıklarında, ortalarda genç bir süperkahraman yoktu. Gençler, Örümcek Adam’a kadar, yardımcı kahramanlarla idare ediyorlardı: Batman’ın Robin’i ve Green Arrow’un Speedy’si, bilinen en iyi örneklerdir.

Lee ve Ditko Örümcek Adam’ı yarattıklarında, Peter’ı lisedeki garip, bilgin çocuk yaparak ve maskeli kötü adamlarla dövüşmesinin yanı sıra sosyal sorunlarıyla nasıl başa çıktığına odaklanarak, bir çok konuya kapı açtılar. Batman kişiliğindeki Bruce Wayne’in aksine Peter, ne son teknoloji aletler alacak kadar milyonerdi ne de hiç yenilmeyen, tek bir yumrukla tüm kötü adamları deviren bir Süpermen’di. Peter’ın zekası sınırlıydı, ve şehirde dolaşan delirmiş psikopatlardan çok, Gwen Stacy’nin kendisiyle çıkıp çıkmayacağı konusunda kaygılıydı. Peter Parker herkes gibi biriydi, ve işte bu, Marvel çizgi romanlarının günümüze kadar onu nasıl tasvir ettiklerini gösteriyordu.

2000 yılında Marvel Çizgi Romanları, Marvel Çizgi Romanları Universe’in yeni versiyonu olan, karakterlerin yeniden yaşlandırıldığı ve tüm geçmişlerini kaybettikleri Ultimate Marvel Universe’yi yarattılar. Bu, sanatçı Mark Bagley ve Adam Kubert’in yanısıra, yazar Brian Michael Bendis ve Mark Miller’a da Marvel’in iki büyük imtiyazı olan Örümcek Adam’ı ve X-Men’i tekrar yaratma olanağı verdi. Bendis ve Begley, yeni milenyum için yeni bir Örümcek Adam yaratmayı başarmakla kalmadı, Peter Parker’ı, Lee/Ditko’nun orjinal versiyonundan kopmaksızın, genç çocukların kendilerini özdeşleştirecekleri bir karakter de yaptı.

Peter Parker, ortalama bir lise öğrencisidir. Ve her hangi bir çocuk, Peter’in gündelik sorunlarına benzer sorunlar taşıyabilir. Peter’ın gözlük kullanması, arkadaşları tarafından bilim delisi olarak nitelendirilmesi ve basketbol takımındaki Flash Thompson ve Ox adındaki çocukların alaylarına hedef olması, gençlerin çok da yabancı olmadıkları özelliklerdir. Daha ilk sayıda, Flash’ın Peter’e burrito attığını, ve Peter’in buna tepkisiz kaldığını görüyoruz. Peter kızlar konusunda da çok utangaçtır, ve Mary Jane Watson ile yakın arkadaştır. Utangaçlığının yanında, Peter aynı zamanda sakardır, ve durumlar içerisinden kurtulmak için sürekli birilerinin yardımına ihtiyaç duyar. Bu yardımı teyzesi May, amcası Ben ve tek arkadaşı Harry Osborn’dan görür. Peter’in bir de Daily Bugle adlı gazetede, web tasarımcı olarak çalıştığı yarı zamanlı bir işi vardır. Bir çok genç çocuk otomatik olarak kendisini Peter ile özdeşleştirir. İşte tam karşılarında, kendileri gibi gerçek sorunları olan genç bir çocuk görmektedirler. Kızlarla olan ilişkilerinde zayıf, popüler çocukların alay ettiği, ve okul, iş ve arkadaşlar arasındaki dengeyi kurmaya çalışan Peter, ayrıca ailesini ya da kardeşini kaybeden çocuklarla da özdeşleşir. Peter’in tarafında kaybettiği, örümcek güçlerini kazandıktan sonra durdurmadığı hırsız tarafından vurulan amcası Ben’di. Genç çocuklar kolaylıkla hayatlarını kitabın ana mesajıyla eşleştirebilir: “büyük güç büyük sorumluluk getirir”. 

Bir çok sayıda, May Teyze neredeyse Peter’in sırrını öğreniyor, ve Peter Mary Jane’den kendini saklaması için yardım istiyor. Mary Jane Ultimate Spider-Man’de, Peter’in yakın sosyal çevresindeki güçlerini bilen tek kişi olarak önemli bir karakter haline geliyor. Ultimate Spider-Man’in daha önceki sayılarında Peter, Mary Jane’e sırrını açıklar, Örümcek Adam olduğunu söyler. Mary Jane bunu ilk duyduğunda inanmaz, ve Peter ona duvarlarda yürüyebildiğini göstermek zorunda kalır, iki genç küçük bir öpücük paylaşırlar. Bu, her iki cins için de kolay bir özdeşleşme anıdır, çünkü ilk öpücük çoğu kişinin tüm hayatları boyunca hatırladıkları bir andır. Peter’in Mary Jane’e güçlerinden bahsetme anı, genç bir çocuğun bir kıza hissettiği duyguları açıklamaya çalışmasına çok benzerdir. Daha yeni sayılarda, Mary Jane ve Peter’in bir süreliğine ayrılmalarıyla, okuyucular bu durumun tam aksini görürler. Hikayede M.J. bir yandan Peter’in kötü karakter Dr.Octopus ile savaşırken öldürüleceği kaygısını taşıyarak üzülürken, diğer yandan seriye yeni giren karakter Gwen Stacy’e kıskançlık duyar. Her genç erkek, kız arkadaşlarının diğer bir kızı kıskandığı böyle bir durum içinde bulunmuştur bir şekilde.

Bunlar, erkek çocukların nasıl Peter Parker’la özdeşleştiklerine dair örneklerden sadece bir kaçıdır. Bunun yanısıra genç kızlar da Peter Parker ve içinde bulunduğu durumlarla kendilerini özdeşleştirirler. Brian Michael Bendis’in Peter’i, her iki cins için de bu kadar gerçekçi bir karakter olarak ortaya çıkarması gerçekten etkileyicidir. Bir sayıda, Peter’in örümcek tarafından ısırılmasından sonra Mary Jane’in ayakkabılarının üstüne kusmasından dolayı, okulundaki kız ve erkeklerin alay konusu olur. Bu tür bir utanç, aptalca sayılabilecek bir şey yapmalarından dolayı arkadaşlarına rezil olmaktan korkan genç kızlar için gerçek bir kaygıdır. Peter bazen dişil nitelik taşıyan davranışlar gösterir, ama bu onu okuyucular için kadınca davranışlara sahip biri yapmaz. İlk sayıya döndüğümüzde, Peter’in burrito tarafından tokatlanması sonucunda, Mary Jane Peter’la konuşmaya gelir ve ikisinin konuşması Ben Amca tarafından kesilir. Peter’in utangaç bakışları ve yüzünün kızarması, genç kızların genç bir erkekle konuşurken annelerinin araya girmesiyle beliren duruma benzerdir. Ayrıca ortada, Peter’in örümcek güçlerini kazandıktan sonra basketbol takımına girmesiyle farkettiği bir gerçeklik de vardır: onu kendi olduğu için sevmedikleri, sadece oyunları kazanmak için onu kullandıkları gerçeği. Hemen sonraki sayıda, önceki takım arkadaşlarının sözlü saldırısına uğrar, ve Flash Thompson adlı oyuncu Peter’in yerine geçer. Sporun içinde olan ve takımından ayrılmak zorunda kalan, ya da popüler olmayan biriyle arkadaş olmaya çalışan herhangi bir genç kız da, arkadaşlarından bu tür bir baskı hissedebilir ve kolayca Peter’a sempati duyabilir. Peter’in May teyzesiyle tartışması da bir anne ile kızın tartışmasına benzetilebilir, ve arkadaşlarıyla olan ilişkisinde, Mary Jane ve Gwen Stacy, bir genç kızın kendiyle ilişkilendirebileceği durumlarla benzerdir. 

Son olarak, her iki cins de, Peter’in gizli kimliği ve ev hayatıyla başa çıkmayı öğrenmesiyle özdeşleşebilir. Örümcek Adam, Peter Parker’ın güçlendirilmesiyle ortaya çıkmıştır, ve gençler bu konularla boğuşmasını anlayabilirler. Onlar da, gizli yeteneklerinin olduğunu, ancak henüz buna ulaşamadıklarını hissedebilir. Bu da onların gözünde Peter’in kahramanlıklarını daha gerçek kılar. Peter gücünü ilk kazandığında kimseye anlatmaz, ve biraz para kazanmak için profesyonel dövüşü denemeyi seçer. Böylece, bazı gençlerin yaşamayı hayal ettikleri bir düşü yaşar, ün ve servet kazanmanın yanında ailesine yardımcı olmak... Güçlerini kazanmasıyla,
Peter’e olağünüstü yetenekler verilmiştir, ama en büyük mücadelelerinin çoğunu güçlerini kullanmadan çözmek zorundadır.

Ultimate Universe’de, Peter hayatını mümkün olduğunca normal yaşar. Mary Jane’e Örümcek Adam olduğunu söylediğinde, bu konuyu Örümcek Adam gibi giyinip güç gösterisi yaparak çözmez. Bunun yerine, mantıklı bir biçimde neler olduğunu anlatır, “ Örümcek beni soktu.” Bu herşeyi Mary Jane’e açıklamaktadır ve Peter M.J’ni doğru söylediğine inandırmak için, sadece küçük bir parça ikna etmesi gerekmektedir. Bu durum karşısında Peter’in yeteneklerini kullanmasına gereksinim duymaması ve mutlu bir sonla olayı çözümlemesi, okuyucunun kendi sorunlarıyla ilgili daha iyi hissetmelerini sağlamış ve zor ikilemleri sihirli güçler olmadan da çözebileceklerini göstermiştir.

Her iki cinsin de kendilerini Peter’la özdeşleştirmelerini sağlayan diğer büyük gerçek, Teyzesi May ile olan gizli kimlik bölümüdür. Avcı Craven ile savaşmasından sonra, Peter eve gelip kızgın teyzesiyle yüzleşmek zorunda kalır. Teyzesi Peter’in nerede olduğunu öğrenmek ister. Peter ona gerçeği söylemek istese de yapamaz, orada ayakta öylece durur, ve teyzesi Peter’la konuşmayı reddeder. Peter’in teyzesiyle yaşadığı ikilem, her genç okuyucunun başına gelebilir, erkek ya da kız, kendilerini benzer bir durum içinde bulabilir.


Güçlerin karşı dengesi, gizli kimliğiyle başa çıkmak zorunda olmasıdır. Bu bir bakıma Peter için bir lanettir, çünkü güçlerini kullansa kolayca durdurabileceği şeylerin başına gelmesine izin vermek zorunda kalır. Örneğin, Flash Thompson’ın arkadaşı Ox bir keresinde Peter’in Örümcek Adam olduğu sonucuna varır; ve bunu Peter’i tekmeleyerek ve tekmeyi yemeden önce onu havaya sıçratarak kanıtlamaya karar verir. Peter, hiç hoşuna gitmese de, kendine tekme atılmasına izin verir ve ağlayarak uzaklaşır. Gençler de Peter gibi, kendi gizli yeteneklerini bir süre karanlıklarda gizlemek adına fedakarlıkta bulunmak zorunda kaldıkları durumlarla karşılaşırlar.

Genç çocukların ve genç yetişkinlerin özdeşleştikleri tek karakter Örümcek Adam değildir. Dünyada gençlerin özdeşleşme mekanizmasını kullandıkları bir çok çizgi roman karakteri vardır. Marvel Çizgi Romanlarının X-Men serisinin, özdeşleşme mekanizmasına ilişkin alıcısı çoktur. X-Men’ler, Mutant güçlerini ergenlik çağında kazanırlar ve yarış, güç, büyüme çağındaki duyguların gelişimi gibi konularla başa çıkılması açısından mükemmel birer kaynaktırlar. Japonya’da erkekler ve kızlar için tasarlanmış Shonen ve Shojo çizgi roman dergileri, kadınlara ve erkeklere hitap eder. Yugi-Oh, 1996 yılında Kazuki Takahashi tarafından yaratılmıştır. Hikaye, bir Mısır yap-bozunu çözen ve bedenini eski bir firavunla birleştiren utangaç, küçük genç çocuk Yugi Moto’nun hikayesidir. Kitabın ana teması, kendine ve yüreğine inanmaktır. Hem genç erkekler hem de genç kızlar kendilerini Yugi ve hikayesiyle özdeşleştirebilir. Yugi de Peter gibi sosyal açıdan tuhaf ve çekingendir ama kart oyunlarında büyük bir yeteneği vardır, ve eski firavun ruhunun yardımıyla kendine saldıran kötülüklerden kurtulur. Peter gibi Yugi de sorumluluklarıyla mücadele eder ve kendisine yardımcı olan üç arkadaşı vardır. Yap-bozdaki ruh, test ederek ve farklı parçalar denenerek bulunması gereken gizli yeteneklerin bir sembolü gibidir. 

Çizgi romanla yakından ilgilenenler, Latveria’nın kendini lider ilan eden karakteri ve aynı zamanda Fantastik Dörtlü’deki Dr.Reed Richard’ın azılı düşmanı Dr.Victor Von-Doom’u bilirler. Dr.Doom’un en büyük iddiası, kendi hayatında olan her kötü olay için Reed Richards’ı sorumlu tutmasıdır. İki adam kolejdeyken tanışırlar ve bir gün Richards Victor’a formulünün çalışmasında yardımcı olur. Doom, sonunda olan patlama yüzünden, yüzünün yanmasına neden olan formülü, Reed’in bilerek karıştırdığına inanır. Bu andan itibaren Victor Von-Doom Richards’tan nefret eder, başarısızlıkları yüzünden onu suçlar ve tüm Fantastik Dörtlü serisi boyunca Reed’den intikam almanın yollarını arar. Doom, Richards’ın kendi yüksek zekasını kıskandığını ve kendini yakalamaya çalıştığına inanır. Victor Von-Doom her açıdan, bir okuyucunun kendi düşüncelerini ve başarısızlıklarını diğer insanlar üzerine nasıl yansıtabileceklerini gösterir.

Yansıtma Coon (2001) tarafından şöyle tanımlanmıştır: “ birinin hislerini, başarısızlıklarını, ya da kabul edilemez dürtülerini başkalarının üstüne yüklemek”. Diğer bir deyişle, birey kendi zayıflıklarını örtmek, ya da inkar etmek için başkalarına yüklediğinde, yansıtma oluşur. En göze çarpan yansıtma, çizgi romanlar içinde olabildiği gibi, okuyucularla da olabilir. Kötü karakterler, başarısızlıkları ve zayıflıkları olduğunu hisseden okuyucular için en mantıklı yansıtmalardır. Çoğu kötü karakter, gerçekte kahramanların tam tersidir ve zaman geçtikçe okuyucu, kahramanın zayıflıklarını kendi rakiplerine yansıtmayı öğrenir. Bu yansıtma davranışının en açık örneği, Batman ve Joker arasında görünür. Batman’in sivil kimliği Bruce Wayne, aylık sayılarda, farkındalığını dengelemeye çalışır. Wayne, sağ kalanların suçluluk duygusuna sahiptir ve bu duygu zaman zaman kişiliğini böler, kendisi ve öteki benliği arasında keskin bir zıtlık oluşturur. Buna rağmen, Batman hayranları, zayıflığını bir kenara iterek, onun ne kadar akıllı ve harika biri olduğundan bahseder: gerçekte, dikkati, kendi suçlu sicilinden ve dostlarına karşı sabırsızlığından uzağa çekmek için düşmanları üzerinde şiddet ve diğer araçları kullanır. 2001 yılındaki Batman Çizgi Romanında yazar Jeph Loeb, Batman’a dostlarından Dick Grayson (Nightwing)’in, Batman ile Joker arasında yaşanan savaşla ilgili söylediğini hatırlatır, “Ben (Batman) nasıl Gotham City’de yaşamak için gerekli olan düzeni temsil ediyorsam, Joker’de düeni bozan kaosu temsil ediyor”

Dr.Doom ve Joker, bir kahramanın zayıflığını kendinden uzağa yansıtmak için kullanılan iki kötü karakterdir. Yansıtma durumları arasındaki en ilginç ikisi DC’nin Lex Luthor’u ve Süperman, ve Marvel Çizgi Romanlarının Norman Osborn’u ve Örümcek Adamdır. Lex Luthor, yılardır Süperman’in rakibi olan çok akıllı, kendi kendine yetebilen bir iş adamıdır. Süperman bir çok çizgi roman hayranınca “İzci” olarak bilinir. Superman, DC Comic Universe içindeki en ahlaklı karakterdir; gururlu ve iyidir. DC Universe’inde özel yetenekleri sayesinde çok güçlü olan süper kahraman Süperman’in hiçbir psikolojik zayıflığı ve başarısılığı yok gibidir. Öteki benlik Clark Kent genelde Superman’in insan yönünü göstermek için kullanılır, ve bazı başarısılıkları vardır, ama bunlar hiçbir zaman ahlak dışı ya da yanlış olarak gösterilmez. İşte tam burada Lex Luthor sahneye çıkar. Luthor da, Joker ile Batman’da olduğu gibi, Superman’in tam zıttıdır, açgözlüdür ve sadece kendine fayda sağlayacak durumlarda ahlaklı davranır. 2000 yılında DC, mega-serisi olan Batman: No Man’s Land’i, Lex Luthor’un Başkanlık adaylığının piyasaya çıkarılmasındaki dönüm noktası olarak kullandı. Bunu izleyen Süperman çizgi romanlarında, Luthor dürüst bir poltikacı kimliği takındı ve Süperman kendini ikilemin ortasında buldu. Luthor Amerika’yı daha iyi hale getirmeye çalışır gözükürken asıl amacı kendi yetkilerini artırmak kendine güç sağlamaktı. Daha sonra Worlds at War destanının yaratılmasına yardımcı oldu ve bu halkın onunla ilgili düşüncelerini destekledi.
“Çelik Adam”ın aksine, Lex süper güçleri olmayan sıradan normal biriydi, buna rağmen okuyucular, DC’nin diğer kötü karakterleri üzerinde işe yaramayacak, istenmeyen kişilik özelliklerini onun üzerine yansıttılar.

Yer değiştirme, bireyin davranışını bir uçtan diğerine değiştirdiği savunma mekanizmasıdır. Örneğin, normalde otoriteye saygı duyan biri, sinirlenmesine ve tahrik olmasına neden olan bir olayın sonucunda, otoriteye saygı duymayan bir davranışla yer değiştirebilir. Mesela, genelde polisi destekleyen biri, radara yakalanıp ceza yediğinde, kısa bir süre için polislere karşı daha az saygılı bir tutum içine girebilir. Minelli’ye göre, (http://digilander.libero.it/romanzi/comicspsycho.htm, 3/20/2003) genelde şiddete meyilli olmayan kişiler, konu vatansever idealler ya da farkedilen haksızlıklar olduğunda, şiddet içeren davranışlarla yer değiştirebilirler. En azından, ülkelerini ya da ideallerini savunmak, ya da farkedilen bir haksızlığın ya da yanlışlığın intikamını almak adına barbarca davranışları haklı çıkartacak duygular barındırabilirler.

Bu en çok çizgi romanlarda, savaşla ve kötü güçlerle mücadelede yaygındır. Frank Castle, kanuni yetkisi olmayan bir düzen sağlayıcıdır. Bir zamanlar FBI Ajanıyken, ailesi bir grup gangster tarafından öldürülür. Katliam gerçekleştiğinde, Frank adanmış hükümet ajanlığından, yasalara karşı artık hiç bir bağlılık hissetmeyen bir adamla yer değiştirir. 

Cezalandırıcı (Punisher) Frank, hem yargılayan, hem karar veren hem de bu kararı uygulayan olmasını haklı görür. Haksızlık karşısında öfkeye kapılan okuyucular, Cezalandırıcı’nın daha yüksek bir adalete hizmet etmek için yasaları çiğnemesini okuyarak bir şekilde tatmin duygusu hissederler. 

Bu yazıda son olarak ele alınacak savunma mekanizması; idealleştirmedir.İdeal, duygusal yönden renklilik bağlamında, peşinden gidilecek bir amacı temsil eden bir kişilik, karakter türü, ya da davranış zinciri düşücesidir. İdealleştirme, birinin idealleri ya da arzularına dayanarak, bir nesne ya da bireyin ifadesidir (Wolman, 1989). Arkansan Üniversitesinde görevli Kinko Ito, bir çok Japon’un, Kafkasya’lıların yüz ve vücut özelliklerini kendilerininkinden daha hoş bulduğunu ve bunun çizgi romanlarında yansıtıldığından bahseder (Ito,2000). 
Buna “Japon gainji (kanji, yabancı, dış insan) kompleksi” denir. “ Yabancılara, özellikle Kafkasyalılara ve sahip oldukları fiziksel özelliklere karşı duyulan psikolojik, ırksal aşağılık kompleksi” (Ito, 2000)

Bu kompleks bir çok Mangada belirgindir: Yugi-oh, Love Hina, Sailor Moon, Astro Boy, Pokemon, Cute Honey, Lupin the III ve daha bir çokları. Amerikan çizgi roman sahnesinde, Süperman en açık idealleştirme örneklerinden biridir. Bırakın süper güçlerini, ahlaki ve dürüst insan olarak mükemmel bir örnektir. Süperman’in ardından sondan bir önceki vatansever Kaptan Amerika gelir. Steve Rogers gerçek bir Amerikalının nasıl olması gerektiğini biçimlendirir ve bunu büyük bir merhamet ve alçakgönüllülükle yapar. Bayanlar tarafında, süper dişi kahraman Wonder Woman (süperkadın) vardır. Bir tanrıça olarak kabul edilir ve kilden yapılmıştır. Mark Waid’in JLA’da belirttiği gibi, Woder Woman gerçeğin ruhudur. 

Çizgi roman dünyasında, çizgi romanla okuyucu arasında gidip gelen daha bir çok savunma mekanizması vardır. Ne yazık ki bu tür araştırmaların İngilizce kaynakları bulunmamaktadır. Çizgi roman okumak, milyarlarca insanın hayatının bir parçasıdır. Eğlenmek için kullanabilecekleri ya da okuyabilecekleri bir çok araç olmasına rağmen, çizgi roman okumayı tercih ederler. Bu da, halkın bu tür eğlence aracına olan gereksiniminin ne kadar büyük olduğunu göstermektedir. Bu kadar okuyucusu olan çizgiromanlar, üzerinde daha derin çalışmalar yapılması gereken önemli bir dünya fenomenidir.

Ana Kaynak: Defense Mechanisms in Comic Literature

Yazı içindeki Kaynaklar

1)Coon, D. (2001). Introduction to psychology: Gateways to mind and behavior. Wadsworth/Thomson Learning.
2) Minelli, M. (1992). Psychology of Italian Comics. [6 paragraphs.] Available: http://digilander.libero.it/romanzi/comicspsycho.htm
3)Ito, K. (2000). The world of Japanese “Ladies comics”: From romantic fantasy to lustful perversion. University of Arkansas at Little Rock. 
4)Wolman, B. B. (Ed). (1989). Dictionary of behavioral science. New York: Academic Press Inc. 
5) Loeb, J. (2001, June). Hush: Chapter seven the joke. Batman, pp.2