Tuesday, November 13, 2018

Batan Güneş - Osamu Dazai - Shayo


"Batan Güneş, Doğan Güneşin Ülkesi olarak bilinen Japonya'nın savaş sonrasına dair çarpıcı bir roman" 

Bir yerde okuduğum kadarıyla Dazai, bu kitabı yazdıktan 1 yıl sonra intihar ediyor. Kitap otobiyografi niteliğinde olmasa da, Dazai'nin hayatını biraz araştıranlar, kitaptaki karakterlerin hepsinden yansıyan Dazai'yi farkedecekler.

Savaş sonrası, soylu bir ailenin tükenen yaşantısını anlatıyor kitap; duru, dramatik, gerçekçi. Soylu yaşantısını terketmek zorunda kaldıktan sonra yokluğa uyum sağlamaya çalışan, yaşamla mücadelesini sürdüren Kazuko , "Japonya'nın sonuncu büyük hanımefendisi"  Anne, esrar bağımlısı "hayta", "ümit etmek için bir nedeni olmayan" Naoji, alkolik, asla mutluluğu tadacağına inanmayan Bay Uehara kitaptaki baş karakterler.


Karakterlere bakıldığında hepsi Dazai'den izler taşır:

Kazuko, kendisini soylulardan çok işçi sınıfına yakın hisseden, varlıklı bir ailenin asi çocuğu, abisi Naoji esrar bağımlısı bir nihilist, Uehara, zamanını kitap yazmaktan çok barlarda geçiren, Dazai gibi alkolik bir romancı.

Savaşın etkisini anlatırken şu şiirden ilham alır Kazuko:

"Geçen yıl bir şey olmadı
Bir önceki yıl bir şey olmadı
Ondan da önceki yıl bir şey olmadı"

Hayatının çekilmez olduğunu dile getirdiği bir mektubunda, yürürlükte olan Kadın Yasa'sı nedeniyle tartışmalı bir karar verdiğini açıklar ve birinin metresi olacağını söyler. 

Kendisine tavsiye edilen "ya bir koca ya da bir evde iş" bulması fikrini reddeder - kendisiyle evlenmek isteyen büyük bir sanatkarı geri çevirir. 

Rosa Luxembourg'un kitabına duyduğu ilginin "ekonomi siyasetinden" öte, "yazarın tüm geleneksel düşünceleri yıkmakta gösterdiği olağanüstü cesaretten" kaynaklandığını belirtir. 



"Nasıl Rosa Luxembourg yaşamak için ekonomi politikasının yeni ilkelerine dayanmak zorunda kalmışsa ben de olanca gücümle aşka bağlanmazsam yaşayamam"

O dönemi, Kazuko'nun geldiği sınıfı, yaşam tarzını, şartlarını düşününce, bir kadının düzene başladırısı geliyor gözümün önüne. Kitabın en güçlü karakterleri nedense kadınları; bütün soyluluğuna rağmen çorbasını öngörülen nezaket kurallarınn dışında yudumlayan Anne, Naoji'nin aşık olduğu "saf ve dürüst gözlere sahip" Suga, "eski ahlaka karşı her yerde vereceğimiz savaşa rağmen güneş gibi yaşamak istiyoruz" diyen Kazuko.


"Ben tüm varlığımla şuna inanmak istiyorum: İnsan, Aşk ve Devrim için yaratılmıştır"


"Bir giyisi yapmak üzere kumaşı keserken yanlış ölçü alınmışsa, parçaları birleştirmek olanaksızdır, hepsini atıp yeni bir kumaşla işe başlamak gerekir"


The setting sun

Osamu Dazai'nin hayatına ve eserlerine devam etme isteğimi pekiştiren bir kitap Batan Güneş. Bu arada kitap, Dazai'nin hayranlarından olan Shizuko Ota'nın günlüğünden esinlenerek yazılmış. İkilini ayrıca bir kızları varmış.

Neyse bu detaylara daha sonra, hayatını anlatırken değinirim. Kişiliği, yazdıkları ve yaşamı ile Osamu Dazai okunması gereken yazarlar arasında.





"Yaşamak. Muazzam bir girişim. İnsanı endişeye boğacak kadar."


İyi Okumalar :)



Sunday, November 4, 2018

Mor Bir Serseri - Osamu Dazai

Mor bir serserinin gezi notları
Mor Bir Serserinin Gezi Notları




Osamu Dazai  - asıl adı Tsushima Shuji - Japon edebiyatına damgasını vurmuş,20. yüzyılın en önemli yazarlarından biri olarak tanımlanıyor. Karanlık, alaycı, aykırı, serseri, çok yönlü, değişken, şakacı, nihilist, depresif, dahi ve günahkar onu ve yazdıklarını tanımlayan sıfatlardan bazıları. İki kez intihar girişiminde bulunmuş, üçüsüncüsünde bunu başarmış. 38 yaşında sevgilisi ile birlikte kanala atlayarak boğulmuş.

Hayatını başka bir yazıda ele almaya karar verdiğim Osamu Dazai'yi bana Patti Smith'in M Treni tanıştırdı ve hemen kitaplarını okumaya karar verdim.

Okuduğum ilk kitabı Mor Bir Serserinin Gezi Notları. Kısaca özetlersek, kitap Dazai'nin "doğduğu Tsugaru Yarımadası'na yaptığı hac yolculuğu"nu anlatıyor. Tabi özetlendiği kadar sade değil kitap. Öncelikle Japon kültürü ve coğrafyasına uzak okuyucu için ağır ilerleyen bölümleri var. Detaylı olarak anlatılan coğrafya, sizi kitabı okumaktan soğutma noktasına getirebiliyor. Ancak burada kitabın önsözü devreye giriyor. James Westerhoven tarafından yazılan önsöz bu uyarıları önceden yaparak, adeta sizi kitaba hazırlıyor. 

"...içinde çok etkileyici bir üslupla yazılmış pek çok bölüm olsa da, kitap bir kılavuz olarak planlandığından fazla edebi değer taşımayan bölümleri de vardır. Bu dengesizlik okuru caydırmasın - kitap sabrın karşılığını bol bol vermektedir."

Osamu Dazai



Kitaba başlamadan önce yaptığım kısa araştırmada karşılaştığım her kaynak Dazai'nin karamsarlığından, hayata karşı ümitsizliğinden bahsederken, bu kitap bize daha olumlu bir Dazai'yi çizer gibi görünse de yine önsöz yazarına katılmadan edemedim:

"...dikkatli bir inceleme, sözde uçarı üslupla yazılmış Mor Bir Serserinin Gezi Notları'nın göründüğünden daha karanlık bir kitap olduğunu ortaya çıkaracaktır"

İngilizcesi "Tsugaru'ya Dönüş: Mor Bir Serserinin Seyahatleri" adıyla yayınlanmış olan kitap her ne kadar bir yolculuk metni olsa da, Dazai sıklıkla kendi hayatına, ailesine, çocukluğuna ve anılarına başvuruyor. Bolca saki içtiğine tanık olduğumuz metinlerde, ruhundaki karanlığı hissedebiliyoruz. yer yer hicve kaçan üslubu dönüp dolaşıp umutsuzlukla birleşiyor.

"..benim uzmanlığım başka bir konuda, daha iyi bir kelime bulamadığımdan buna sevgi diyeceğim. İnsan yüreğinin diğer yüreklerle ilişkisini inceleyen bir bilim dalı bu. Seyahatim sırasında genellikle bu alanda incelemelerde bulundum"



Kitabı okuyacaklara tavsiyeler:

1) Osamu Dazai'yi hiç okumadıysanız, kıyıdan köşeden tanımak için bu kitapla başlayın.
2) Kitabı sabırla okuyun ve bitirdikten sonra önsöze geri dönün. Çok daha anlam kazanıyor.
3) Sıkıldığınız anda haritayı açın, hayal edin ve kahve için ya da saki :)


Şimdi "Batan Güneş" zamanı...

"Madem öyle, ölmez sağ kalırsak tekrar buluşalım, ey okur. 
Moralimizi yüksek tutalım. Ümitsizliğe kapılmayalım. Hoça kalın."


İyi okumalar




Friday, April 27, 2018

Uganda'da bir Türk kızı

Aşağıdaki yazı, 03/01/2004 tarihli Akşam Gazetesinden bir alıntı. Belki de çoğumuzun adını duymadığı bir genç kızla ilgili; Özsel Beleli



Uzun uzadıya yazmayacağım; beni okuldan ilk mezun olduğum yıllardaki hayallerime götüren ve oldukça etkileyen bir yazı.

Washington George Town Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra parlak bir kariyere arkasını dönen Özsel Beleli, şimdi Uganda'da savaşmaları için köylerinden kaçırılan insan eti yedirilerek beyinleri yıkanan çocuk askerler için çalışıyor

ÖSS birincisi, Washington George Town Üniversitesi, Uluslararası Politika bölümü mezunu pırıl pırıl bir genç kız Özsel Beleli... Sınıf arkadaşları şu anda Wall Street'te ya da Dünya Bankası'nda yatırım uzmanı olarak çalışırken, o parlak bir kariyere arkasını dönüp, dünyanın neresinde olursa olsun yoksullar ve savaş mağdurları için gönüllü olarak hizmet veriyor. Gana'da ve Güneydoğu'da da gönüllü çalışmalarda bulunan 24 yaşındaki Özsel, şimdi de Uganda'da savaşmaları için köylerinden kaçırılan çocuk askerlerin rehabilitasyonu için çalışıyor.

Çocuk askerler

İki ay önce gittiği Uganda'da 'Barış Programı' kapsamında 'Toplumsal Dayanıklılık ve Diyalog' isimli projede görevli olduğunu söyleyen Özsel, iç savaşın yaşandığı, yoksulluğun had safhada olduğu bu ülkede çalışmanın kendisine çok şey kazandırdığı düşüncesinde. Burada karşısına çıkan zorlukları ise şöyle anlatıyor:

'Kuzey Uganda'da 18 yıldır süren bir iç savaş var. Çok çirkin bir savaş üstelik. 'Lord's Resistance Army - Tanrının Direniş Örgütü' isimli ayaklanmayı yürüten bir grup var. Örgütün askerlerinin yüzde 80'i çocuk. Köy basıp köydeki çocukları kaçırıyorlar. Kaçırdıkları çocukların beynini yıkıyorlar çok küçük yaşta. Çocuklara çocukları öldürttürüyorlar. Öldürmeyi reddeden çocukları da onlar öldürüyor. Çocuklara insan eti yedirtip, beyinlerini yıkıyorlar. Çocukların insanlığa dair ne kadar değeri varsa ortadan kaldırıyorlar. Ondan sonra onları asker olarak kullanıyorlar. Bir süre sonra bu çocukların bir kısmı salınıyor ya da kaçıyor. Onların yeniden topluma kazandırılması gerekli. O yönde çalışan yerel kuruluşlar var. Biz onlara fon, danışmanlık, uzmanlık ve bilgi aktarımında destek oluyoruz.'

Gördüklerime inanamıyorum

Yaşadıklarına ve duyduklarına bazen kendisinin de inanamadığını anlatan Özsel, sözlerini şöyle sürdürüyor:

'Savaşan çocuklarla konuşup, çatışma bölgesindeki kişilerle görüştük, bir rapor hazırlarken 12 yaşında bir çocuk, '100 adam öldürmem lazım, 70'inci adamda yakalandım, şimdi beni sağ bırakmazlar' diyor, inanamıyorsun.'

Uganda'da iki sene çalıştıktan sonra Afrika'nın sorunlu diğer ülkelerine gideceğini anlatan Özsel, yeterli deneyimi kazanınca Türkiye'ye dönüp Doğu Anadolu'da ya da Doğu Karadeniz'de çalışmak istiyor. Özsel'e göre, yoksulluğun en ciddi yaşandığı ancak en az projenin gittiği yer İstanbul'un varoşları. Genç kız, 'İstanbul halkı keşke kendi komşu semtlerini tanıyıp da, bir şeyler yapmaya çalışsa. Bir şeyler yapmak için Uganda'ya gitmeye gerek yok' diyor.

Kirasını, yiyeceğini ve yol masraflarını karşılayacak kadar bir maaş aldığını belirten sosyal kalkınma uzmanı, 'Gönüllülük deyince meslek değilmiş gibi geliyor. Ama bu bir meslek, hayır işi de değil' diye konuşuyor.

Yaşamı boyunca sorunlu bölgelerde çalışacağını vurgulayan Özsel Beleli, 'Babamın söylediği bir laf var, öyle bir meslek alanı seçtin ki, hiç işsiz kalmazsın. Ne fakirlik biter, ne de savaş' d
iyor.

NOT: Bu yazıyı oldukça uzun zaman önce yazmıştım. Siteye koymaya karar verdiğimde, güncelleme yapmak için google'dan araştırdım. Özsel Beleli ile ilgili kaynakların çoğu yabancı ve İngilizce. Türkçe kaynaklarda rastladığım tek haber, 2014 yılına ait:


Ankara 7. Aile Mahkemesi, evlendiği Amerikalı eşinin soyadı nüfus cüzdanına rızası dışında yazılan kadının açtığı davada, "eşlerin rızaları dışında evlilik soyadını kullanmaya zorlanamayacağına" ilişkin karar verdi. Mahkemenin gerekçeli kararında, Özsel Beleli ile ABD uyruklu Daniel Joshua Honig'in 16 Haziran 2012'de Amerika'da evlendikleri, çiftin halen Amerika'da yaşadığı ve ikamet ettiği belirtildi.

Ekşi sözlük'te 2007 yılından kalan tek entry'yi ekleyip yorumu size bırakıyorum:


"1997 öss şampiyonu arkadaşım. georgetown ve princeton'dan mezun olduktan sonra wall street'te, dünya bankası'nda yıllık 6 haneli dolar maaşı almak yerine kirasını, yiyeceğini ve yol masraflarını karşılayacak kadar bir maaş karşılığında gana'ya ve uganda'ya gidip oralarda 2 yıl boyunca barış programı kapsamında; savaşmaları için köylerinden kaçırılan insan eti yedirilerek beyinleri yıkanan çocuk askerler için çalışan, memlekete döndükten sonra da urfa'da çatomnezdinde bir takım sosyal projeler yürüten, çok şükür 3 hafta önce istanbul'a dönebilmiş bir tuhaf insan."


Özsel Beleli anladığım kadarıyla şu anda John Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Fakültesinde okutmanlık yapıyor ve ders veriyor.  











Sunday, April 8, 2018

(1)Voulez-Vous Coucher Avec Moi, Ce Soir


Kızıl saçlı kadın, su bardağındaki Chateau De ile başlayıp 1999 ile sonlanan kırmızı şarabı yudumlarken, “şarap kadehinin, ayağından ya da tabanından tutulmasını, şarap kadehinin şarabın aromasını ve bukesini içerde tutabilmek için bombeli olması gerektiğini, şaraptan bir yudum aldıktan sonra, tatların bütünlük içersinde algılanmasını kolaylaştırmak için, dil ve ağzın her köşesinde bu yudumun dolaştırılmasını öneren ve "dili saran", "yoğunluk hissi yaratan", "kolayca akıp giden", "damakta kalıcı bir tat bırakan" gibi tanımlamalar kullanan şarap tadıcılarının aslında hiç de kendisinin o anda aldığı kadar keyif almadıklarını düşündü; Chateau, Bordeaux, Buzbağ, Doluca, Köpek Öldüren ya da Çankaya ne fark eder. O şarabı seviyordu, kırmızı olanını. Zihni, tat ayrımını yapamadığı şaraplarından yazısına kaydı. Bu yazı için hiç istemese de kahrolası bir “teknik bilgiler okuma kılavuzu” hazırlaması gerektiğini biliyordu- bilgilendirici, ilgilendirici; (2) Moulin Rouge’da Kan-Kan yapıyor olmayı tercih ederdi. 







Moulin Rouge

Sene 1999, kadın- ki o zamanlar esmer teni, uzun kirpikleri, buğulu bakışları, biçimli kalçaları, incecik beli, ve beline inen kuzguni bukleli saçlarıyla validesinin ‘boyun biraz daha uzun olsaydı kainat güzeli olurdun’ sözlerini doğrulayacak kadar büyüleyici- arkadaşlarının “ Paris sevgiliyle gidilince Paris’tir” sözlerine kulak tıkayarak, şehir ışıklarının altında “Paris’te Aşk Başkadır”ı yaşamak ya da en azından bu şansı bir kere bile olsa yakalamak için yola çıkar bu “romantizmin başkentine.” 



Yola çıkışı aslında çok da romantik değildir; sabah 07.00’den itibaren 5 saat sürecek ‘konsolosluk önü vize kuyruğu bekleme maratonu’, birlikte gidilecek kız arkadaşın temkinli yaklaşımları sonucu adım adım programlanan bir seyahat, yola çıkılmadan önce metro haritası inceleme gecesi, rezervasyon yaptırılan otele ulaşmayı sağlayacak olası tüm yolların envanteri, genel şehir panaroması, kullanılacak kelimeler, havaalanı adabı, gelecek bir haftanın hava durumu ile ilgili bilgiler dahil akla gelebilecek tüm detayların altının üstüne getirilmesi neticesinde kadının “romantik” gezisi kısmen sekteye uğramış gözükse de o yılmaz, aşkı yaşayacaktır hem de Paris’te.


Uçak, (3) Roissy/Charles de Gaulle hava limanına indiğinde pasaport kontrolünden kolayca geçerler. Kalacakları otele nasıl gidileceğini bilmenin rahatlığı vardır üzerlerinde. Otomatik kapıların önündedirler artık ve aşka, romantizme, Paris’e bir adım kalmıştır. Kapı açılır, bir an duraksarlar, “RER, Air France Otobüsü, Roissy Bus, Metro” tüm bunlar anlamını yitirmiştir, uykusuz geçen gecede ezberlendiği gibi değildir havaalanı çevresinde hızla dolaşan araçlar. Kısa süren krizin ardından kadın temkinli arkadaşa güvenme yolunu seçer. Sırasıyla binilen otobüs ve trenin ardından, inilen yerde yardımsever Fransızlara oteli tarif ettirmeye çalışırlar. Fransızlar yardıma can atarlar ama Fransızca. Küçük bir sorun vardır; kadın ve temkinli arkadaşın Fransızca ile tek haşır neşirliği “Voulez-vous coucher avec moi?” dan öteye geçmemektedir. Bavullar ve sırt çantaları ile yapılan uzun bir yürüyüşün ardından ulaşılan otelin, metronun hemen yanı başında olması da doğrusu biraz can sıkıcı sayılabilir. 

Kadın kafasını kaldırdı, gözlerini tavana dikti, sigarasından derin bir nefes çekti, bardağına kırmızı rengi doldurdu tekrar;

(4) “ Beni göğsüne bastırdığında
Sanki ayrı bir dünyadayım
Güllerin açtığı bir dünyada
Melekler şarkı söyler sen konuştuğunda,
Kelimeler her gün dönüşür aşk şarkısına
Kalbini ve ruhunu ver bana
Ve hayat her zaman
Toz pembe olsa” 



Eyfel Kulesi


Şehirdeki ilk yürüyüşünü Eyfel Kulesi’ne yapar. O da bir çoğu gibi ilk başta “çirkin kulenin” büyülü şehir Paris’e yakışmadığını düşünür. Oysa Eyfel ihtişamlıdır, mağrurdur. Sanki kendini ilk görenlerin önce küçümsemesine sonra hayran kalmasına alışık gibidir. 1889 yılında, Fransız devriminin 100.yıl dönümü anısına düzenlenen Uluslararası Sergi için inşa edildiği zamanları hatırlar. 110 yılda çok şey değişmiştir ama o hala tüm ihtişamıyla ayaktadır. Açılan tasarım yarışmasına katılan 700 kişiyi geçerek, oy birliğiyle seçilen Gustave Eiffel tarafından yapımına başlandığında şiddetli tepkiler almış, aralarında Maupassant, Emile Zola, Charles Garnier (Opéra Garnier’in mimarı), ve Genç Alexandre Dumas’ın da bulunduğu 300 kişi, hükümete kendini protesto eden toplu bir dilekçe vermiştir. “ Biz, yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar, mimarlar ve Paris’in güzelliğine tutkun olanlar, tüm benliğimizle ve nefretimizle, Fransız beğenisi ve tehlike altındaki Fransız sanatı ve tarihi adına, yararsız ve iğrenç Eyfel Kulesini şiddetle protesto ediyoruz.” Buna rağmen o Paris’i, Parislileri, kendini her yıl ziyaret eden milyonlarca kişiyi sever. Gece yaklaştığında tüm ışıklarını yakar, Sen nehri kıyısı boyunca yürüyen aşıkları, (5) Pont Neuf köprüsünden geçenleri, (6)“bateaux-mouches” ile Paris’in güzelliğine nehirden bakanları, yollarda öpüşenleri, sokak kafelerinde küçük kaçamaklar yaşayanları aydınlatır. Şehir yorgun düşüp uykuya daldığında bile o uyumaz; birileri sessiz gecelerde bir köşede gizlice onu seyredip hayallere dalıyordur diye.




“Eğer gençliğinizi Paris’te geçirecek kadar şanslı olduysanız,
o zaman kalan ömrünüzde nereye giderseniz gidin o sizinle gelecektir,
çünkü Paris taşınabilir bir şölendir.”
— Ernest Hemingway (1899-1961),
 
Bahar şehri kaplamış, Nisan’ın taze havası, insanı bunaltmayan güneşin göz kırpışı, yer yer bulutlanan gökyüzünün şehre yansıttığı gri renk, aşkın sokaklarda kol gezdiğinin habercisidir ve kadın köşelerden birinde kendini bekleyeni bulmaya hazırdır.



Kadın boş sayfaya baktı, tıkanmıştı. Kalktı dolaştı biraz evin içersinde. Öyle ya tüm Paris’i; Champs- Elysees’i, Tuileries Bahçelerini, Place de la Concorde’u, Arc de Triomphe’ı, Chatelet Meydanını ve çevresini, Les Invalides’i, Opera binasını, Vendome Meydanını, Notre-Dame’ı ve daha sayamadığı bir çok yeri her biri A4 boyutundaki dört sayfaya sığdırabilecek kadar yetenekli değildi. Louvre müzesini bile tam anlamıyla gezmek için “1 hafta ” gerektiğini söylediklerini hatırlayınca vaz mı geçsem diye düşündü. Sonra vazgeçmekten vazgeçti. Günümüz internet teknolojisi, kitapçılarda “turistler için rehber” adı altında satılan kitaplar, onun 4 sayfaya sığdıramayacaklarını zaten detaylı olarak gözler önüne sunuyordu. Paris’in görkemli eserleri hakkında ayrıntılı bilgilerin bulunabileceği kaynaklardan biri olmak istediğini sanmıyordu. 


(7) “Bu sonsuz şehre her baktığımda
Gökyüzü mavi ya da gri olsun
Gürültü neşesi ya da sessizlik gözyaşı olsun
Gün geçtikçe daha çok fark ediyorum

İlk baharda Paris’i seviyorum
Sonbaharda Paris’i seviyorum
Kışın Paris’i seviyorum, yağmur çiselediğinde
Yazın Paris’i seviyorum, sıcaktan bunaldığında

Parisi’i seviyorum her anında
Yılın her zamanında
Paris’i seviyorum
Neden neden Paris’i seviyorum
Çünkü aşkım yakında
Aşk yakında
Aşk yakında
Ah, Paris”




Kadın o güne dek gördüğü en güzel bakışları kendi üzerinde yakaladığında, Paris sokaklarında akşamüstünün ılık esintisi geziyordur. Montmartre tepesinin üzerinde tüm görkemiyle yükselen beyaz Sacre-Coeur kilisesine çıktığı dik merdivenlerden inerken, sokak ressamlarının arasında tekrar onu görüp göremeyeceğini merak eder. Montmartre’ın kalbinin attığı, tüm dünyadan sanatçılara ev sahipliği yapan, yıllarca buluşma yeri olarak kullanılan Place du Tertre’da randevusu vardır kadının. İçini ısıtan gözlerle tekrar karşılaşması uzun sürmez. Ressam kadına bakar, kadın ressama. O an karar verir, resmini yaptıracaktır bu güzel ellerin sahibine.

Ressamın pek de düzgün olmayan, Fransız aksanıyla konuştuğu İngilizcesine rağmen anlaşabilirler. Kadın adamın işaret ettiği tabureye oturur, başını yana çevirir, yeşil gözlere doğru. Ressam Brezilya doğumlu bir Fransızdır. Altı ay Fransa’da altı ay Brezilya’da yaşadığını söyler. Ve bahar onun için Paris demektir. Gülümser kadına; nerden geldiğini, ne yaptığını, Paris’i nasıl bulduğunu sorar. Bir ara kadına yaklaşır, hafifçe çenesinden tutar; gözleri gözlerinde. Kadın yanaklarının kızarmasına alışık değildir. Ten renginin, pembeleşen yanaklarını gizleyeceğini düşünerek rahatlar. On dakikalık zamanı kısa ya da uzun olarak tanımlama becerisini yitirmiştir. Adam resmi bitirip kadına verir. Kadın, olağan soruyu sorup, ardından Paris’i ressamla keşfetmek istediğini söyleyecektir. “Ne kadar?” Ressam yanıtlar, “ one fifty (1. 50)” Elbette adamdan “bu güzel yüzünüzü çizdiğim için asıl ben size para ödemeliyim” yanıtını beklemiyordur. 

Aralarında oluşan bu çekimin, alış-verişin katil ellerine teslim olmasından korkarak hemen cüzdanından parayı çıkarır ve 50 Frankı adama uzatır, “Kusura bakmayın bozuk yok, bozabilecek misiniz?” Adam yemyeşil gözleriyle önce kadına sonra paraya bakar ve kadının bundan sonraki yaşamında kulaklarından silinemeyecek o büyük kahkahayı atar “ Hanımefendi, one fifty derken 150 Frankı kastetmiştim, 1.50’ye Paris’te kahve bile içemezsiniz.” Dünya kararmış, Paris kararmış, aşk pılısını pırtısını toplayıp arkasına bakmadan uzaklaşmıştır. Adam 150 frankı alır ve bir sonraki müşterinin gözlerini aramaya başlar. Kadın elinde resmi, kalbinde hayal kırıklığı, cüzdanından eksilen 150 frankı sokağın ortasında kalakalır. 
Resme bakar; aralarındaki tek benzerlik dalgalı saçlarıdır....

Kızıl saçlı kadın elindeki kalemi masaya bıraktı, çekmecesini açtı. Büyük beyaz bir zarfın içinden karakalem çizilmiş resmi çıkardı. Kadehindeki son yudumu boğazından aşağı yuvarladı gülümseyerek. Sonbahar yaklaşıyordu. O beklediği aşkı yaşamıştı, Paris’le...

(8) “Hangi şehir şaraba benzer?
Paris.
İlk bardağı içersin
buruktur,
ikincide dumanı vurur başına,
üçüncüde mümkünü yok masadan kalkmanın
Garson bir şişe daha getir!
Ve artık nerde olsan, nereye gitsen
Paris’in ayyaşısın iki gözüm”




(1) Moulin Rouge film müziği, “Lady Marmalade” adlı parçadan –“ Benimle yatmak ister misin bu gece?” 

(2) “Kırmızı Değirmen”- “Kaygısız hayat, yaşam sevinci”, Fransa tarihindeki bu eşsiz dönemi tanımlamaya en uygun kelimelerdi. Dünyanın en ‘rezil’ gece klübü Moulin Rouge, 5 Ekim 1889’ da açıldığında, bohem hayatın içinde çoktan popüler olmuş Henri de Toulouse-Lautrec kabarenin açılış partisine davet edilenlerden biriydi. Kırmızıya boyanmış büyük değirmen Paris tarihinin dönüm noktalarından biri, ve “joie de vivre - yaşam sevinci” sembolü haline geldi. Aynı zamanda hem tiyatro hem konser hem de balo salonu Moulin Rouge “lüks hayatla randevu” idi. İnsanlar dört bir yandan, dans etmek, dansçıları seyretmek ve dansçıları seyredenleri seyretmek için gelirdi. Moulin Rouge’a ait hikayeler hala anlatılmaya devam ediyor; afyon yatakları, satılık seks, absinthe (zümrüt yeşili, sinirlere verdiği zarardan dolayı bir çok batı ülkesinde yasaklanan sert bir içki) ile zehirlenen akıl ve bedenler... 

(3) Paris’in 23 kilometre kuzey doğusunda, Roissy-en-France köyü yakında ki, Paris’in en büyük hava alanı. Diğeri, Paris’in güneyinde (14 kilometre), Orly kasabası yakınında ki Orly Havaalanı. Orly-Sud (Orly Güney) ve Orly-Oest (Orly Batı) adlı iki terminali var)

(4) Edit Piaf , “La Vie En Rose”

(5) “ Yeni Köprü” anlamına gelen ismine rağmen Pont Neuf Paris’in en eski köprüsüdür. III.Henry döneminde 1578 yılında yapımına başlanmış, 1578 yılında tamamlanmıştır. Şehirdeki diğer tüm köprülerin kenarlarına nehrin manzarasını kapayan büyük yapılar inşa edilirken, Pont Neuf’un yapımında Sen nehrine bir perspektif yaratılmış ve köprü iki yuvarlak kemeriyle nehre bakan dev bir balkona dönüştürülmüştür. 

(6) Paris’in merkezi – özellikle Sen nehrini Ile de la Cité ve Ile Saint-Louis ile çevreleyen bölümü- şehrin en eski ve en muhteşem tarihi eserlerini barındırır. Geçen yarım yüzyılda, bu görkemli güzelliği izleyebilmenin en rahatlatıcı yollarından biri cam kaplı Bateaux-Mouche’lerin (Uçan-botlar) güverteleri olmuştur.

(7) “ I Love Paris” Ella Fitzgerald yorumu

(8) Paris Üzerine Bilmeceler- Nazım Hikmet Ran


Daniil Kharms (Daniil Ivanovich Yuvachev)


Daniil Kharms
(Daniil Ivanovich Yuvachev)
1905-1942

"Sadece 'saçmalıkla’ ilgileniyorum; içinde pratik olarak hiç bir anlam taşımayanla. Yaşamın sadece absürd göstergesiyle ilgileniyorum."


Rus edebiyatı, her zaman yazınsal biçem, dil ve öykünün sınırlarında gezinen yeni ve ilginç yazarların ürünlerini öne çıkarabilmeyi başarabilmiştir. Andrey Sinyavsky (namı-diğer 'Abram Tertz'), Vasiliy Aksyonov, Sasha Sokolov ve Yevgeniy Popov gibi yeni çağdaş yazarların yanı sıra, Rus edebiyatına damgasını vurmuş eski yazarlar da tekrar keşfedilip gün ışığına çıkarılmaktadır. Mikhail Bulgakov and Andrey Platonov gibi Stalin döneminin gizli kalmış hazineleri, ancak kendi zamanlarından yıllar sonra göze batmıştır. Bir diğer etkileyici figür, Bulgakov ve Platonov ile aynı dönemde yaşamış olan, 1920’lerin sonlarına doğru Leningrad’ da avangard eksantrik olarak ün yapan Daniil Khrams’tır. 

‘Daniil Khrams’, 17 (30) Aralık 1905’te Ptersburg’ta doğan Daniil Ivanovich Iuvachev’in takma adıydı. Annesi bir mülteci, babası ise (Narodnaya Volya-Halkın İradesi) devrimci organizasyonunun eski üyelerinden biriydi. 1883 yılında tutuklanan babası, hapishanedeyken kendini dine adadı ve barışsever oldu. 

1915 yılında genç Daniil, Nevsky Prospect’te sıkı disiplinli bir Alman okuluna gönderildi. Burada Almanca ve İngilizce’yi öğrendi. Defterleri, Lewis Carroll’un şiirlerinin el yazımı İngilizce kopyalarını içerir. 1919 yılında Detskoe Selo’daki teyzesinin yanına taşınan Daniil şiir yazmaya 1922 yılında başladı.

1924 yılında Leningrad’a geri döndü ve Leningrad ElektroTeknicum’a girdi. 1925 yılında, şiir okuma günlerinde görünmeye başladı ve kendi çalışmalarının yanında Mayakovsky, Severyanin, ve Aseeva gibi Sovyet şarilerine ait çalışmaları da buralarda açık olarak sergilemeye başladı. Katıldığı edebiyat gecelerinden birinde tanıştığı V. Vvedensky ile yakın arkadaşlık kurdu. Takma adları arasında en ünlüsü olan Daniil Kharms’ı bu yılda kullanmaya başladı. 'Kharms" takma adını tercih etmesinin nedeninin, İngilizcedeki 'charms' (çekicilik) ve 'harms' (kötülük) sözcükleri arasında bulunan çekimin yarattığı etki olduğu düşünülebilir. Ayrıca büyük ilgi duyduğu kişilik Sherlock Holmes'un Rusça söylenişi ile ('Kholm' diye okunuyor) Kharms'ın arasında ki benzerlik de dikkat çekicidir. 

Yirmili yaşlarının başlarında, “Zaum” adı verilen ("Anlamsız", "Gerçekdışı", ya da “Saçma”) şiir akımı ile ilgilendi. 17 Ekim 1925’te, Rus Şairler Birliği’nin Leningrad şubesine resmi olarak kabul edilmesinden sekiz gün sonra Kharms, Vvedensky ve Tufanov ile birlikte bir Zaum edebiyat gecesinde şiir okudu. Ocak 1926’da Kharms ve Vvedensky Zaum’un bir şubesini kurdular ve kendilerine “Plane Trees” (Çınarlar) adını verdiler. Kharms’ın ilk yayınlanmış çalışması olan “Incident on the Railroad” (Demiryolunda Olay), 1926’da Şairler Birliği’nın Leningrad şubesince hazırlanan “Poetry Collection” (Toplu Şiirler) almanağında çıktı.

1927 yılında Kharms, amacı “kalitesiz yazarlarla mücadele” olan bir Akademi kurmayı önerdi. 28 Mart günü, “Çınarlar” ın düzenlediği edebiyat akşamı, dinleyicilerin ıslıkları, yuhalamaları ve kavgalarla sona erdi.

“Boşboğazlık, sıradanlığın anasıdır.” 

1927 yılının sonunda “Çınarlar” yeni bir topluluğun oluşumunu duyurdular: OBERIU (“ Association of Real Art – Gerçek Sanat Birliği ‘nin kısaltılmışı). Aralarında yakın arkadaşı Aleksandr Vvedensky (1900-1941) ve büyük şair Nikolay Zabolotsky (1903-1958)’inde bulunduğu, benzer düşüncelere sahip deneysel yazarların oluşturduğu OBERIU, manifestosunda ana görevinin dünyayı açık bir biçimde nesnel olarak betimlemek olduğunu belirtti.

Kharms bir İngiliz eksantriğinin giyim tarzına sahipti. Vvedensky sade giyinir ve çürük dişlerine aldırmazdı, kartlara olan düşkünlüğünün dışında davranışlarında sanatsal hiçbir yön yoktu. Kharms kurulmuş nesnelere meraklıydı, ve bir keresinde odasına büyük metal bir makine monte etti. Şaşkın bir misafiri sordu, “Bu nedir?”. “Bir makine.” “ Ne tür bir makine?” “Hiçbir tür. Sadece makine.” “ Ama nereden aldınız bunu?” “ Kendim yaptım!” “ Peki ne işe yarıyor?” “Hiç” “ O zaman neden sahipsiniz?” “ Sadece odamda bir makine olmasını istedim.” 

Gelecek estetiği ile Biçimci yaklaşımların arasında bir birleşimi temsil eden Oberiu’ler kendilerini edebi avangard’ın “sol kanadı” olarak tanımlamaktaydılar. Oberiu sloganlarının arasında “Sanat bir dolaptır (Kharms genelde teatral girişlerini bir gardırobun içinde ya da üstüne yapardı) ve “Şiirler turta değildir; biz ringa balığı değiliz” bulunmaktaydı.

28 Ocak 1928’de, Khrams’ın dam üstündeki görüntüsünü içeren reklam kampanyaları çok ses getirmedi ve oldukça sıradışı bir tiyatro gecesi sunmalarına yardımcı oldu. Geceye “Three Left Hours-Kalan Üç Saat” adını verdiler. İlk saat şiir okumalarıydı. Bu esnada Kharms sahneye, içerisinde saklanan iki adam tarafından yürütülen verniklenmiş siyah bir gardırobun üstünde, bembeyaz pudrayla kaplı olarak ve kırmızı üçgenlerle süslenmiş uzun bir ceketle çıktı. Başında avize taşlı altın rengi bir şapka vardı. Yüksek, kulak tırmalayıcı bir sesle bazı “fonetik şiirler” okudu.

İkinci saatte, Kharms’ın Kafkas absürd oyunu “"Elizaveta Bam” sahneye kondu. Oyunun kadın kahramanı bir genç kızdır. Oyunun başından sonuna kadar kız, karanlık iki kişi tarafından kovalanır. Bam işlemediği bir cinayetten dolayı suçlanır. Kız bundan espritüel bir biçimde kurtulmaya çalışır, kaçar, yalvarır ve kendisini kovalayanları eğlendirir. Bir süre işe yarar. Ve sonra, korkunç bir şey olacağına dair gergin bekleyiş soytarılara özgü bir şakayla paramparça olur. Suçlanan kurban ile suçlayanlar bir çeşit kedi-fare oyunu oynarlar. Eğlence ve oyunlara rağmen takip edenlerin amacı değişmez. Oyun Bam’ı alıp götürmeleriyle sona erer. Oyun iki gücü gösterir; birincisi konuyu kurmaya ve sonuca götürmeye çalışan, diğeri konunun dramatik sınırını kırıp, bozmaya çalışan. İlk güç kaygı verici bir tema ortaya çıkarırken; ikincisi şenliksel, yıkıcı bir tema ortaya koyar. Oyun, sirk, sulu güldürü, soytarılıkla bezeli tiyatro sahneleriyle geçer. Ancak sonunda, karanlık başlangıca ve sonuca rağmen, akılda kalan eksantrik ve prangalardan kurtulmuş bir oyundur.

“ Şiir yazdığımda, benim için ne düşünce, ne içerik, ne biçim, ne de ‘nitelik’in gizli fikri önemli; en önemlisi rasyonel bir akla çok daha kapalı ve anlaşılmaz gelen, ama benim anlayabildiğim şeyler... Bu; düzenin saflığı’dır. Bu saflık güneşte, çimende, insanda ve şiirde aynı. Gerçek sanat ilk gerçeklikle yan yana yürür. Gerçek sanat dünyayı yaratır ve onun ilk yansıması olur.” 

Bununla birlikte, 1920’li yılların sonlarında, Stalinleştirme döneminde, deneysel çağdaş sanatı yayma zamanı çoktan geçmişti. Yükselen Sovyet neo-burjuvazisi şaşırmamalıydı: bu tür saçmalıklara müsamaha gösterilemezdi. Bu durum, Oberiu topluluğunun birkaç gösteriden sonra acilen dağılmasını kesinleştirdi. 

Kharms ve Vvedensky, çocuk edebiyatına yönelmenin daha akıllıca olduğunu düşünerek, Samuil Marshak tarafından çıkartılan ve 'Marshak Academy' olarak bilinen Detgiz yayınevi için çalışmaya başladılar. 1940 yılına kadar Kharms 11 çocuk kitabı çıkardı ve düzenli olarak ‘Yozh- Kirpi’ ve 'The Siskin' dergilerinde yazdı. 

Konstantin Chukovsky o yılları şöyle hatırlıyor, “ Kharms’ın o dönemde yazdığı zeki ve nükteli yazılar çocukların (özellikle küçüklerin) o kadar büyük ilgisini çekmişti ki, 1930’lu yıllarda pedagogların çoğunun öfkeli tepkilerine maruz kaldı”

Ancak çocuk edebiyatında bile, alışılmışın dışındaki hiçbir şey güvenli değildi. Kharms, çocuk edebiyatına “neşeli” yaklaşımında, bir dizi Oberiu-türünde pasajlar kullandı. Oberiu yaklaşımı 1930 yılında “ gerici hokkabazlık” olarak bir Leningrad gazetesince suçlandı ve, Aralık 1931’de, Kharms ve Vvedensky‘halkın dikatini, saçma şiirler vasıtasıyla, sosyalizm yapısından başka yöne çekmek’ suçundan tutuklandılar ve Kursk’a gönderildiler.

Her şeye rağmen sürgün oldukça kısa sürdü. 18 Haziran 1932’de serbest bırakıldılar. Bu dönem, Akhmatova’nın tanımladığı gibi “nispeten vejeteryan” dı. Yine de Kharms bundan sonra çok az çalışma yapabildi ve açlık yılları bu dönemlerde başladı.

1934 yılında, “Existence-Varoluş” adlı yapıtı üzerinde çalışmaya başladı. Tamamlanmamasına karşın, yazdıklarını “Daniil Dandan” olarak imzaladı. Aynı yıl yeni oluşan Sovyet Yazarları Birliğine kabul edildi. Ve Marina Vladimirovna Malich ile evlendi.

1937 yılında, Kharms 'The Siskin'” sayfalarından geçici süreliğine yasaklandı, bir yıl ortalarda gözükmedi. 1937 ve 1938 yılında, apartmanında bir müzik gecesine ev sahipliği yaptı. Katılımcılardan biri duvara yapıştırılan notun üstünde yazılanları şöyle hatırlamakta: “ Bu Evde Özellikle Saygı Duyulan Kişilerin Listesi.” Listede ki isimler arasında, Bach, Gogol, Glinka, ve Knut Hamsun vardı. 1939 yılında Kharms, "Pushkin and Gogol"u da içeren “Incidences-Olaylar” dönemini bitirdi. 

Aynı yıl, yazdığı çocuk kitaplarına yetkililer tarafından el koyuldu ve kamulaştırıldı. Ana gelir kaynağından yoksun bırakılan Kharms, sık sık açlığın kıyısında buldu kendini. Kharms, yayınlanmayan, sadece yazı çekmecesinde biriktirdiği kısa, tuhaf öyküler yazmaya devam etti. 

23 Ağustos 1941’de, korkunç Leningrad kuşatmasından hemen önce, Kharms “bozguncu/bölücü propaganda yaymak” suçundan ikinci kez tutuklandı. Kayıtlara göre, apartmanın kapıcısı ona bir iki dakikalığına aşağıya inmesini söyledi. Kharms, yarı çıplak, ayaklarında terliklerle, yaka paça götürüldü. Dava boyunca, Kharms’ın irade kuvvetinden yoksun olduğu (non compos mentis) ifade edildi ve askeri hapishanaye kapatıldı. 
Kharms 2 Şubat 1942’de, Leningrad kıtlıktan kasıp kavrulurken, Novosibirsk hapishane hastanesinde açlıktan öldü. 

Kharms’ın yazılarının çoğu tutuklanmasının ardından, güvenli bir biçimde kütüphanelere verilene kadar, arkadaşı filozof Yakov Semyonovich Druskin tarafından saklandı ve çoğu basılmak için Gorbaçov dönemini bekledi. Kharms’ın yazılarının o dönemde basılamayacak olması çok şaşırtıcı değildi. Asıl şaşırtıcı olan yazılmış olmalarıydı.
Açlık ve tutuklanma, Kharms’ın yazılarında beklenen temalardı. Açlık ve yoksulluk değişmez ikilidir; gerçekte Kharms’ın açlığın şairi olduğu ileri sürülebilir (Knut Hamsun’un Açlık adlı romanına olan güçlü bağı boşuna değildi).

İşte açlık böyle başlar:
Sabah uyanırsın hayat dolu,
Sonra başlar halsizlik
Sonra başlar sıkıntı;
Ardından gelir
Hızlı düşünme gücü kaybı,
Sonra gelir sakinlik
Ve sonra başlar korku


1937 yılında yazdığı aşağıdaki dörtlük Kharms’ın hayattaki genel konumunu gözler önüne seriyordu:

yaşam krallığında şimdi sahip olduğumuz
tüm umuttan yoksun olduğumuz
yok oldu mutluluk düşleri,
yoksulluk, geride sadece bu kaldı


Eserleri arasında; “The Old Woman-Yaşlı Kadın (En bilinen eseridir)”, “Incidences-Olaylar (Otuza yakın kısa öykü içerir)”, “The Man With The Black Coat-Siyah Paltolu Adam (Daniil Kharms ve Alexander Vvedensky tarafından yazılmıştır)” ve birçok kısa öykü, mektuplar bulunmaktadır. 

Aniden Düşen Yaşlı Kadın : 
Yaşlı kadının biri, aşırı meraktan, pencereden düştü, yere çakıldı, ve paramparça oldu. Başka bir yaşlı kadın, pencereden sarkıp, ilk düşen kadının kalıntılarına bakmaya başladı, ama o da,
aşırı meraktan pencereden düştü, yere çakıldı ve paramparça oldu. Ardından üçüncü, sonra dördüncü, sonra beşinci kadın pencereden düştü. Altıncı kadın pencereden düştüğünde onları seyretmekten sıkıldım, ve örülmüş bir şalın kör bir adama verildiğinin söylendiği Mal'tseviskiy Marketine gittim.


Rüya:
Kalugin uykuya daldı ve bir rüya gördü. Rüyasında çalıkların arasında oturuyordu ve yanından bir polis geçiyordu.
Kalugin uyandı, ağzını kaşıdı ve tekrar uykuya daldı ve başka bir rüya gördü. Rüyasında çalılıkların yanından geçiyordu ve bir polis çalılıkların arasında gizlenmiş oturuyordu.
Kalugin uyandı, ağzından akan salyalar yastığını ıslatmasın diye başının altına bir gazete koydu, ve tekrar uyudu; ve tekrar rüyasında çalılıkların arasında oturduğunu ve bir polisin çalılıkların yanından geçtiğini gördü.
Kalugin uyandı, gazeteyi değiştirdi, uzandı ve tekrar uyudu. Uykuya daldığında başka bir rüya gördü. Rüyasında çalılıkların yanından geçiyordu ve bir polis çalılıkların arasında oturuyordu.
Bu sırada Kalugin uyandı ve daha fazla uyumamaya karar verdi, ama aniden uyuyakaldı ve rüyasında bir polisin, arkasında oturduğunu ve çalılıkların, yürüyerek yanından geçtiğini gördü.
Kalugin bir çığlık attı ve yatağında sarsıldı, ama uyanamadı.
Kalugin tam dört gün dört gece aralıksız uyudu ve beşinci gün o kadar zayıflamış kalktı ki botları düşmesin diye ayaklarına iple bağlamak zorunda kaldı. Kalugin’in her zaman buğday ekmeği aldığı fırında onu tanımadılar ve ona bir parça çavdar ekmeği somunu verdiler.
Ve apartmanları dolaşan sağlık memurları Kalugin’i görünce, onun sağlıksız olduğuna ve hiçbir işe yaramayacağına karar verdiler ve kapıcıya onun çöplerle birlikte atılmasını söylediler.
Kalugin ikiye katlandı ve çöpe atıldı.


Günlüğüne 1937 yılında yazdığı bir bölümde en beğendiği yazarları şöyle listelemekteydi; Gogol, Prutkov, Meyrink, Hamsun, Edward Lear ve Lewis Carrol. Bu listeleme Kharms'ın soyağacının nasıl belirlendiğini göz önüne seriyor. Kharms'ın çeşitli modernist, dadaist, sürrealist, absürdist ve diğer yenilikçi hareketlere açık bir eğilimi vardı.

Kharms’ın kaba, şiddet içerikli, mantık dışı, ani ve sürpriz değişikliklerle dolu öyküleri, hızlı bir şekilde sonuca ulaşır, ve komiklerdir. Kharms’ın hiçbir öyküsü-çocuk edebiyatı adı altında gizledikleri dışında-yaşadığı sürede yayınlanmamıştır. Kharms ya da otoriteler farkında olsun ya da olmasın, eserleri Sovyet devletini devirmeyi tasarlayan çalışmalardı. 

" Çocukları, yaşlı adamları, kadınları ve orta-yaşlıları sevmiyorum. Çocukları zehirlemek—bu biraz zalimce olurdu. Ama, kahrolsun, bir şeyler yapılmalı!... Sadece genç, sağlıklı ve görkemli güzellikteki kadınlara saygı duyuyorum. Geride kalan insan ırkının temsilcilerine şüpheyle yaklaşıyorum. Akla uygun düşünce deposu yaşlı kadınlar kementle bağlanmalı... Hangisi daha hoş görünür: çuval gibi giyinen yaşlı bir kadın mı, yoksa tamamen çıplak genç bir erkek mi? Ve bu durumda, hangisi halk arasında daha az kabul edilebilir ?... Çiçeklerle ilgili bu kadar harika olan nedir? Kadınların bacak aralarından kesinlikle çok daha iyi koku alırsınız. Her ikisi de saf doğallıktadır, öyleyse kimse benizm sözlerime öfkelenmeye kalkmasın.” 

Kharms absürdist bir yazardı, öykülerinde bir yandan insan varlığının anlamsızlığını gösterirken diğer yandan insanların, yaşamlarına anlam katma arzularını yansıtırdı. Yazılarındaki strateji oldukça basitti: Okuyucunun bir anlam çıkarmak isteyeceği bir olayın olduğu bir durum ortaya koyardı. Şevkle ve zekice okuyucuyu hikayenin içine çeker, aslında bir anlamı olması gereken öykü bir anda anlamsızlığa dönüşürdü. 

“Pisliğin içine düşerken, bir adamın yapabileceği tek şey vardır: etrafa bakmadan sadece düşmek. En önemlisi bunu bir tarz ve enerjiyle yapmaktır.” 

Absürdizm, yaşamın anlamsızlığının bir kutlaması olarak tanımlanabilir. Absürdizm, ayağında kirli ayakkabıları, yüzünde gülümseme ve kalbinde bir şarkı olan nihilizimdir. Kharms bunun üstadlarından biriydi.

Kharms tutuklandı, damgalandı, tüm cesur arkadaşlarını kaybetti, hiçbir yerde iş bulamadı; bir hapishane hastanesinden açlıktan öldüğünde 37 yaşındaydı.

Kaynaklar: http://www.sovlit.com/bios/kharms.html
http://www.absurdist.cc/kharms.cfm
http://www.geocities.com/Athens/8926/Kharms/Kh_E_Intro.html
http://www.danielcharms.com/charms/who.htm


Janis Joplin - Kayıp Mektuplar




Bu derleme 3 Eylül 1992 tarihli Rolling Stone dergisinde çıkan ve Laura Joplin`in “Love, Janis” kitabından alıntı yapılan mektuplardan oluşturulmuştur.

Evde Janis`le ilgili eşyaları ararken, mektupları bulduk. Hepsi çok dokunaklıydı ve tanıdığım kadını yaşama geri döndürecek kadar duygusal 
Laura Joplin

Laura Joplin’e, kız kardeşinin portresini çıkarmasında yardımcı olan önemli varlıklardan biri, Joplin’in 1965 yılından, ölümünden kısa bir süre öncesine kadar San Francisco’dan ailesine gönderdiği mektupların ortaya çıkması oldu. Joplin kendi kelimelerinin ışığında, bazılarının düşündüğü “blues`un huzursuz kadını” kişiliğinden çok daha parlak, zeki ve çok daha karmaşık bir kişilik halini aldı.
Rolling Stone dergisi 3 Eylül, 1992




“eğer tek bir günün varsa birlikte geçireceğin
ve sen 365 günün hepsini istiyorsan
ve 365 gün sadece bir hayalse
tek bir lanet olası gün varsa elinde
sana diyeceğim dostum,
o tek bir gün tüm hayatın olmalı
çünkü bilirsin
diğer 364 gün için böğürerek ağlayabilirsin
çatlayabilirsin hatta
ama
o tek günü, o tek bir günü kaybedersin sonsuza dek
eğer bugün yanındaysa, yarını tüketmezsin
çünkü yarına ihtiyacın yoktur dostum
batıya giden o soğuk trende konuştuğumuz gibi
işin gerçeği dostum
yarın asla olmayacak
çünkü tatlım
“it’s all the same fucking day”
nefes aldığında
onu tutmalısın
hayatının son dakikası gibi
sanki bir daha solumayacaksın gibi
çünkü bir gün mutlaka
omuzlarına binecek bu yük
ve o zaman inan bana
kaldıramayacaksın
dibe çekecek seni
zincire vurulmuşsun gibi”

ball and chain





6 Haziran, 1966

Anne ve Baba,

Büyük bir kaygı içinde, haberleri veriyorum. San Francisco’dayım. Şimdi bırakın açıklayım – Austin’e vardığımda Travis Rivers’la konuştum, buradaki grupla birlikte şarkı söylemem için ikna edici bir söylev verdi bana. Eski bir arkadaş, Chet Helms, S.F.’de baya büyük adam olmuşa benziyor. Şu anda çalan, birbirinden tuhaf adlı üç büyük rock and roll grubunun sahibi; Captain Beefheart & the Magic Band, Big Brother & the Holding Co., vs. Big Brother’ın bir vokaliste ihtiyacı varmış. Ben de bu konuda konuşmak için Chet’i aradım. Onlarla birlikte çıkmam konusunda beni teşvik etti – sanki tüm şehir rock&roll;’laşmış gibi (ve gerçekten öyle!) – ve kesinlikle ünleneceğimi söyledi. Kaygılarımdan bahsettim; ya burada yapamazsam ve geri dönemezsem. Gelip denememi, eğer yapamazsam, eve dönüş biletimi kendisinin vereceğini söyledi. Ben de geldim.

Henüz neler olduğunu bilmiyorum. Galiba bu öğleden sonra grupla prova yapacağım; sanırım, provadan sonra kalıp kalmayacağıma karar vereceğim. Şu anda kafam karışık, kararsızım – geldiğime seviniyorum, şehri, birkaç arkadaşı görmek güzel ama kesinlikle “çulsuz adamların Cher’i” olma niyetinde değilim. Sanırım bekleyip göreceğiz. Size tek söylemek istediğim, herşeyle ilgili mantıklı düşünmeye çalışıyorum ve kendimi heyecanla gemiden denize atmıyorum. Eminim yine, kendimi yok edici, intihara meyilli yolumun kazandığına inanıyorsunuz. Ama gerçekten çabalıyorum. Sizin için tam bir hayal kırıklığı olduğumu biliyorum, bundan dolayı korkunç üzgünüm. Buraya gelişimle ilgili duyduğunuz korkuları anlıyorum ve itiraf etmeliyim ki bunları ben de paylaşıyorum. Ama burada bir şansım var, buna inanıyorum ve bu sefer berbat etmeyeceğim herşeyi. Sanırım haberler çoğaldıkça daha çok yazacağım size, o zaman kadar bütün eleştirilerinizi yukarıdaki adrese gönderin.

Ve lütfen inanın; kazanan biri olmamı benden daha fazla isteyemezsiniz. 

Sevgiler Janis.

******************

Haziran 1966

Sevgili Anne ve Baba, 

Sizden henüz tek bir haber almadım, ama hala konuştuğumuzu düşünerek başka bir mektup daha yazıyorum: Bu size adresimi bildirmek için – bir pansiyonda oda buldum. Oldukça güzel bir yer, mutfağı, salonu hatta ütüsü ve ütü tahtası bile var. Benden başka dört kişi daha yaşıyor burada. Hala Big Brother & the Holding Co ile çalışıyorum ve gerçekten çok eğlenceli. Grupta dört herif var – Sam, Peter, Dave, ve James. Provalarımızı her öğleden sonra bir garajda yapıyoruz. Artist bir arkadaşlarının yeriymiş burası. Her ne kadar ben modası geçmiş bulsam da, herkes şarkı söylememden etkilenmiş gözüküyor. Yaptıkları müzik benim alışık olduğumdan farklı. Oh, Size göndermek üzere daha tuhaf grup adları buldum - (bunlara inanabiliyor musunuz?) Grateful Dead, Love, Jefferson Airpland, Quicksilver Messenger Service, the Leaves, the Grass Roots.

Chet Helms Family Dog adında bir rock & roll şirketini yönetiyor - bir sürü amblemle ve yanıtlama servisiyle dolu. Çok havalı.
Girişimcim olarak ( ve daha çok beni burada parasızlıktan kurtararak) – Hala bankada sakladığım otuz dolarım var) Chet bir aylığına kiraladı bu yeri benim için. Eğer grupla ben bu işi başaramazsak unutmamı, yok eğer başarırsak bir sürü paramızın olacağını söylüyor. Chet eski bir arkadaş – Lori adında bir aktristle evli. Yarın gece, Mercury’den birileri Grateful Dead’i (böyle bir adla, iyi olmaktan başka şansları yok) ve Big Brother et al., Gosh, dinlemeye gelecekler. 
Çok heyecanlıyım! Bu hafta yaklaşık beş ya da altı defa çalıştık – benim en sevdiğim “Down on Me”, eski bir kilise müziği, yeniden canlandırıldı ve biraz da yozlaştırıldı.

Hala iyiyim – merak etmeyin. Bir münzevi gibi. Ne kilo verdim ne kilo aldım ve kafam hala yerinde. Ve gerçekten hala okula dönmeyi düşünüyorum, benden ümidi kesmeyin. Hepinizi seviyorum.

XXXX
Janis. 




Kaynaklar 
www.janisjoplin.net
rolling stone dergisi
`love, janis` - laura joplin
bir de ben