Saturday, January 26, 2019

Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş

hasan ali toptaş bin hüzünlü haz
"Beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor - Bin Hüzünlü Haz"


Hasan Ali Toptaş’ın delhizlerinde kaybolmadan ilerlemeyi başarabilen nadir insanlardansanız, Bin Hüzünlü Haz’ı bir solukta okuyup bitirebilirsiniz. Ama O kasıtlı olarak, okuyucuyu omuzlarından tutup korunaklı limanından alıyor, kelimelerini taşıyan rüzgarın önüne katarak kitabında yarattığı gerçeküstü derinliğe çekiyor. Ve siz artık gerçekliğim dediğiniz iki boyutlu tek düzelikten çıkıp, Toptaş’ın evreninde şekilden şekile giren kelimelerle dans etmeye başlıyorsunuz.

Cümleleri o kadar büyülü ki, neden benim değiller diye hayıflanıp, Raşömon’da açlığı prensiplerine ağır basan uşak gibi utanarak çalmaya yelteniyorsunuz. Sonra, kitabın ilk cümlesi gibi “suçtan arınmışlığınızdan tedirgin oluyorsunuz”. Zaten O’na ait cümleler üzerinizde iğreti duruyor, çalmaktan gönülsüz de olsa vazgeçiyor ve hayranlıkla okumaya devam ediyorsunuz.

Okudukça, Toptaş’ın bin katmanlı ormanlarında, kelimelerinin inşaa ettiği boyutsuz hikayelerinde kendinizi hem zamansız kalabalıklarla çevrilmiş, hem de “ıssızlığına baykuş tünemiş viran şehirler gibi” sessiz hissediyorsunuz.

hasan ali toptaş bin hüzünlü haz


Bin Hüzünlü Haz, bir lokmalık kitaplardan değil. HAT, katmanlı ve zengin anlatımıyla 150 sayfalık bir kitabı 1000 sayfalık dev bir esere dönüştürmüş. Okurken, lunaparktaki hız trenlerine (roller coaster) binmiş gibi hissediyorsunuz. Başınız dönüyor ama yine de inmek istemiyorsunuz. 200 sayfa okudum sanıp, 3.sayfada olduğunuzu farkediyorsunuz.

Toptaş bir söyleşisinde “saçımı başımı yola yola yazıyorum” demiş. Kitabı okurken sıklıkla bu geldi aklıma başka türlü olabileceğini de düşünemedim. Şöyle devam etmiş:

‘Bin Hüzünlü Haz’, beni en çok üzen kitabım oldu. Bir yayınevinden, ‘Sen bunun etini, yağını, suyunu, tuzunu, baharatını o kadar çok koymuşsun ki, bir oturuşta yenmiyor’ dediler. Bir oturuşta tüketiliverecek yapıtlar istiyorlardı. Dehşete kapıldım. İyi yapıt, zaten edebiyat dışıdır. Yani edebiyatın o ana dek oluşagelmiş kurallarının dışına fırlamış bir yapıttır. Daha sonra edebiyata dönüşecektir.”“Ben okuruma –varsa eğer, bir yerlerde yaşıyorsa ya da olacaksa- güveniyorum; en azından benim okurum, benim bir oturuşta tüketiliverecek türden romanlar yazmadığımı bilen bir okurudur.”

Ben de eğer bu yazıyı okuyanlardansanız aynı tavsiyeyi yineleyeceğim. Eğer hemen tüketilecek kitap arayışındaysanız, siz bu kitabı okumayın, Alaaddin ile de hiç tanışmayın.

Wednesday, January 23, 2019

Çoluk Çocuk - Beat Kuşağına Kısa Bir Bakış


*Gerçekten çok çalışıyordum
Dünyaya neler yapabileceğimi göstermek için
Ah, sanırım hiçbir zaman
Böyle olacağını hayal etmedim
Bazı resimleri döndürür dünya
Gülmek nasıl hoşuma gider güldüğünde kalabalık da
Ağzına kadar dolu bir tiyatroda
Sevgi sel gibi aktığında
Ancak bebeğim
Kalabalıklar evlerine dağıldığında
Ve geri dönüp de yalnızlığıma baktığımda
İnanamıyorum
Seni feda etmek zorunda kaldığıma

I was working real hard
To show the world what I could do
Oh I guess I never dreamed
I'd have to
World spins some photographs
How I love to laugh when the crowd laughs
While love slips through
A theatre that is full
But oh baby
When the crowd goes home
And I turn in and I realize I'm alone
I can't believe
I had to sacrifice you

*  Patti Smith`in Janis Joplin için yazdığı şiir - Lullaby ( I was working real hard)

Çoluk Çocuk özgürlüğün, sanatın, delilik ve rock’n roll’un hikayesi. Sizi beat kuşağının romantizm, yaratıcılık, acı, intihar, şiir, seks, uyuşturucu, müzik ve yalnızlıkla dolu tapınaklarına götüren bir hac yolculuğu. Esas kız, çirkin azize, sıska  şair, yazar, şarkıcı, punk rock ikonu Patti Smith ile asıl oğlan yakışıklı, kaçık, saf, deli, dahi, çılgın, cesur fotoğrafçı Robert Michael Mapplethorpe’un birlikte yarattıkları aşk ve dostluğun resmi. 


"Dünyanın kara ormanına dalan Hansel ve Gretel gibiydik."


Patti Smith’in Newyork’a gelmesi, Robert Mapplethorpe’la karşılaşması, her ikisinin de yıllar sonraki konumlarına ulaşmalarını sağlayan “tanrısal” bir buluşma. Beat kuşağının öncü isimlerinden William Burrough’un dediği gibi:

“Büyülü bir evrende, tesadüfler ve kazayla olan olaylar yoktur. Hiçbir şey insanın isteği ya da iradesi dışında gerçekleşmez. Bilim dogması, iradenin dışsal güçleri etkileyemeyeceğidir ve bence bu düpedüz saçmalıktır. Bu düşünce, kilise kavramı kadar kötüdür. Benim bakış açım, bilimin savunduğunun tam aksidir. Bence, eğer sokakta birine rastlamışsanız, bu tesadüf olamaz. İlkel insanlar arasında bir söz vardır: eğer birini yılan sokarsa, bu bir kaza değildir, o kişi öldürülmüştür. Ben buna inanıyorum.”

"Patti, kimse bizim gördüğümüz gibi görmüyor"



"Kendimi Diego'nun Frida'sı olarak hayal ediyordum; hem ilham perisi hem de sanatçı"

Burrough’un savunduğu büyülü karşılaşmalar, Patti Smith’in hayatına renk veren dönemeçleri oluşturuyor. Şimdiki yerine ulaşmak hiç de kolay olmamış. Çok parasız kalmış, banklarda yatmış, işe kabul edilmemiş, tuvaletini kaplara yapmış. Ünlü şiirlerinden “Piss Factory”, o dönemde çalıştığı bebek bezi üreten bir fabrikaya ait anılarını yazdığı bir şiir.

Bu Patti Smith’in okuduğum ikinci kitabı. M Treni’ni okuduğumda şunları karalamıştım bir yerlere:
İnsan ya hiç gezmediyse, hiç okumadıysa, yine de yazabilir mi? M Treni’ni okuyorum. Hiç okumadığım kitaplar ve hiç gitmediğim yerlere ait anılar. Yazılar, yazılar içine geçiyor, ben M Treninden bahsediyorum, Patti Smith Zemberek Kuşu’nun Güncesi’nden.”
Bana, şiiri, melankolik bir ruhu, kahve kokusunu, tozlu kitap sayfalarını, siyah-beyazı çağrıştırmıştı. Edebi olarak içine çekmese de, kitabı sevdim. 


İşte Çoluk Çocuk, M Treni’ndeki Patti Smith’i yolculuğun en başından anlatıyor. Yalın bir hayat hikayesi. Beat kuşağına ilgisi olanların keyifle okuyacağı, Robert Mapplethorpe’u tanıyacakları, içinde Chelsea oteli, Jimi Hendrix’i, Janis Joplin’i, Jim Morrison’u, Andy Warhol’u bulacakları bir kitap. Olumsuz eleştirileri bir yana bırakarak, tarafsız okumanızı tavsiye ederim.

"Solumda masada Janis Joplin grubuyla birlikte takılıyordu. 
Sağımda Grace Slick ve Jefferson Airplane ile Country Joe and the Fish elemanları vardı. 
Kapıya bakan son masada Jimi Hendrix oturuyordu"



Çoluk Çocuk: Patti Smith
Resmi Sitesi: http://www.pattismith.net/intro.html


Friday, December 7, 2018

Raşömon ve Diğer Öyküler - Ryunosuke Akutagava - Chōkōdō Shujin

ryunosuke akutagawa
Ryunosuke Akutagawa

“Ama ben adam öldürürken yalnız belimdeki kılıcı kullanırım. Ya siz? Siz gücünüzü kullanırsınız nüfusunuzu kullanırsınız, paranızı kullanırsınız, iyilik yapacakmış gibi tatlı tatlı konuşan riyakar dilinizi kullanırsınız. Kurbanlarınızın kanı akmaz, turp gibi yaşamaya devam ederler. Ama buna rağmen onları katletmişsinizdir. İşlenen suçların vehametini bir düşünün. Hangimiz daha büyük günahkarız? Siz mi, yoksa ben mi?


Patti Smith'e ne kadar teşekkür etsem azdır. M Treni sayesinde tanıştığım ve hayran kaldığım ikinci Japon yazar Ryunosuke Akutagava. 24 yaşında (1916) çıktığı edebiyat sahnesinden 35 yaşında (1927) hayatına son vererek ayrıldığında geride  öykü, roman, gezi, anı gibi tümü 19 ciltte toplanmış 150'yi geçen eser bırakmış.

Hayatı detaylı olarak incelenmesi gereken bir yazar Akutagava. Raşömon ve Diğer Öyküler, 13 öyküden oluşuyor. Kitabın en arkasında yazarın yaşamı ve yapıtlarına yer veren 21 sayfalık bir bölüm var. Kitabın çevirisini yapan aynı zamanda önsözü, yaşamını ve yapıtlarını anlatan Oğuz Baykara Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim bölümünde Öğretim Üyeliği yapan bir Japon dili uzmanı. Eserlerine ve eğitimine kısaca bakmak bile, kitabın çevirisinin neden bu kadar başarılı olduğunu anlamaya yetiyor. 

Raşömon'u internet sayfalarında arattığınızda karşınıza çıkan ilk bilgi Kurosawa'nın yönetmenliğini yaptığı aynı adı taşıyan filmi "Raşomon" 1950 Japonya yapımı dramatik filmdir. Özgün adı Rashōmon'dur. Japon kısa hikâyesinin babası olarak anılan Ryūnosuke Akutagawa'nın 1915 tarihinde yazdığı Rashomon ve Korulukta adlı iki kısa hikâyesinden uyarlanan filmi Akira Kurosawa yönetmiştir. Kaynak: Vikipedi

Filme adını veren iki öykü de - Raşömon ve Çalılıklar Arasında- kitapta yer almakta. Diğerleri; Burun, Mendil, Örümcek İpi, Cehennem Tablosu, Mandalinalar, Çinli İsa, Toşişun, Sonbahar, Balo, Vagon, Çarklar, Serap.


Raşömon (1915), işini kaybetmiş bir uşağın açlık karşısında yaşadığı ahlaki ikilemi anlatıyor kısaca. Ölüm ve yaşam karşısında insanların tercihleri ne kadar uç noktaya ulaşabilir, hayatta kalmak için hangi sınırlar zorlanabilir. Kısa ve etkileyici bir öykü olan Raşömon, Akutagava'yı edebiyat dünyasına tanıtan ilk öyküdür. 

Burun (1916), bir rahibin aşırı büyük burnu yüzünden yaşadıklarını ironik bir dille anlatıyor.

"İnsanların doğasında birbiriyle çelişkili iki duygu vardır. Başkasının felaketine gülecek insan kuşkusuz düşünülemez. Ancak, dara düşen bir insanın tam sorununu halledip düze çıkmaya başladığı an, onun bu rahatlığının karşısındaki insana battığı, onun bu mutluluğunun karşısındaki insanı rahatsız ettiği durumlar da vardır."

Mendil (1916), Batı değerleri ile Japon Buşido felsefesine, Profesör Hasegava gözünden oğlunu yitirmiş bir kadını baş kahraman yaparak bakıyor. 

Örümcek Ağı (1918), kitap bu öykü için "bencilliğin kötülükleri hakkında çocuklara kıssadan hisse vermek için Akutagava'nın kaleme aldığı en kısa ve belki de en ünlü öyküsüdür" diyor. 
Bir masal örgüsünde geçen öykü, Buda'nın cennette gezerken aşağıda cehenneme gözünün ilişmesi ve hırsız Kandata'yı görmesiyle başlıyor. 

Cehennem Tablosu (1918), benim oldukça etkilendiğim bir öykü. Karakterler, olay ve anlatım biçimi yazarın iç dünyasına ışık tutuyor. Muhteşem Horikava Hazretleri, ünlü, küstah, aksi ressam Yoşihide, onun güzel kızı ve trajik sonları. Gerisini kitaptan okuyun.


Mandalinalar (1919), sıcak sevgi işleyen, sonunda yüzde gülümseme bırakan bir öykü mandalinalar.

Çinli İsa (1920), inanç ile gerçekçiliği karşılaştıran, ahlak, iyilik, doğruluk üzerine yazılmış egzotik bir öykü.

Toşişun (1920), öykü bir zamanları zengin ama şimdi fakir olan Toşişun'u ve onun karşısına çıkan evliya Tekkanşi'yi anlatıyor. 

Sonbahar (1920), iki kız kardeş arasında yaşanan kıskançlık, sevgi, özveri ve mücadeleyi anlatan çok başarılı bir öykü.

Balo (1920), Pierre Loti'yi şaşırtıcı bir biçimde karşımıza çıkartan bir öykü.

Çalılıklar Arasında (1922), bir cinayetin aydınlanması için tarafların verdiği ifadelerden oluşuyor öykü. Taraflar arasında kurban, katil, kurbanın karısı da olunca öykü oldukça değişik bir hal alıyor.


Vagon (1922), çocukluk ruhuyla yazılmış kısa bir öykü.

Çarklar (1927), Akutagawa'nın kendi hayatından bir kesit. Her ne kadar biyografi öykü türüne karşı çıkmış olsa da, bu öykü türün başarılı bir örneği.

Serap (1927), yazarın son yazdığı öykü olduğunu söylüyor kitap. Temasız öykü örneklerinden biri.

Japon kısa öykücülüğünün babası olarak anılan Akutagava'yı mutlaka okunacaklar listenize alın benden söylemesi. 


"İnsan bazen hayatını 
gerçekleştirebileceğinden bile emin olmadığı 
bir arzuya adar"
    

Tuesday, November 13, 2018

Batan Güneş - Osamu Dazai - Shayo


"Batan Güneş, Doğan Güneşin Ülkesi olarak bilinen Japonya'nın savaş sonrasına dair çarpıcı bir roman" 

Bir yerde okuduğum kadarıyla Dazai, bu kitabı yazdıktan 1 yıl sonra intihar ediyor. Kitap otobiyografi niteliğinde olmasa da, Dazai'nin hayatını biraz araştıranlar, kitaptaki karakterlerin hepsinden yansıyan Dazai'yi farkedecekler.

Savaş sonrası, soylu bir ailenin tükenen yaşantısını anlatıyor kitap; duru, dramatik, gerçekçi. Soylu yaşantısını terketmek zorunda kaldıktan sonra yokluğa uyum sağlamaya çalışan, yaşamla mücadelesini sürdüren Kazuko , "Japonya'nın sonuncu büyük hanımefendisi"  Anne, esrar bağımlısı "hayta", "ümit etmek için bir nedeni olmayan" Naoji, alkolik, asla mutluluğu tadacağına inanmayan Bay Uehara kitaptaki baş karakterler.


Karakterlere bakıldığında hepsi Dazai'den izler taşır:

Kazuko, kendisini soylulardan çok işçi sınıfına yakın hisseden, varlıklı bir ailenin asi çocuğu, abisi Naoji esrar bağımlısı bir nihilist, Uehara, zamanını kitap yazmaktan çok barlarda geçiren, Dazai gibi alkolik bir romancı.

Savaşın etkisini anlatırken şu şiirden ilham alır Kazuko:

"Geçen yıl bir şey olmadı
Bir önceki yıl bir şey olmadı
Ondan da önceki yıl bir şey olmadı"

Hayatının çekilmez olduğunu dile getirdiği bir mektubunda, yürürlükte olan Kadın Yasa'sı nedeniyle tartışmalı bir karar verdiğini açıklar ve birinin metresi olacağını söyler. 

Kendisine tavsiye edilen "ya bir koca ya da bir evde iş" bulması fikrini reddeder - kendisiyle evlenmek isteyen büyük bir sanatkarı geri çevirir. 

Rosa Luxembourg'un kitabına duyduğu ilginin "ekonomi siyasetinden" öte, "yazarın tüm geleneksel düşünceleri yıkmakta gösterdiği olağanüstü cesaretten" kaynaklandığını belirtir. 



"Nasıl Rosa Luxembourg yaşamak için ekonomi politikasının yeni ilkelerine dayanmak zorunda kalmışsa ben de olanca gücümle aşka bağlanmazsam yaşayamam"

O dönemi, Kazuko'nun geldiği sınıfı, yaşam tarzını, şartlarını düşününce, bir kadının düzene başladırısı geliyor gözümün önüne. Kitabın en güçlü karakterleri nedense kadınları; bütün soyluluğuna rağmen çorbasını öngörülen nezaket kurallarınn dışında yudumlayan Anne, Naoji'nin aşık olduğu "saf ve dürüst gözlere sahip" Suga, "eski ahlaka karşı her yerde vereceğimiz savaşa rağmen güneş gibi yaşamak istiyoruz" diyen Kazuko.


"Ben tüm varlığımla şuna inanmak istiyorum: İnsan, Aşk ve Devrim için yaratılmıştır"


"Bir giyisi yapmak üzere kumaşı keserken yanlış ölçü alınmışsa, parçaları birleştirmek olanaksızdır, hepsini atıp yeni bir kumaşla işe başlamak gerekir"


The setting sun

Osamu Dazai'nin hayatına ve eserlerine devam etme isteğimi pekiştiren bir kitap Batan Güneş. Bu arada kitap, Dazai'nin hayranlarından olan Shizuko Ota'nın günlüğünden esinlenerek yazılmış. İkilini ayrıca bir kızları varmış.

Neyse bu detaylara daha sonra, hayatını anlatırken değinirim. Kişiliği, yazdıkları ve yaşamı ile Osamu Dazai okunması gereken yazarlar arasında.





"Yaşamak. Muazzam bir girişim. İnsanı endişeye boğacak kadar."


İyi Okumalar :)



Sunday, November 4, 2018

Mor Bir Serseri - Osamu Dazai

Mor bir serserinin gezi notları
Mor Bir Serserinin Gezi Notları




Osamu Dazai  - asıl adı Tsushima Shuji - Japon edebiyatına damgasını vurmuş,20. yüzyılın en önemli yazarlarından biri olarak tanımlanıyor. Karanlık, alaycı, aykırı, serseri, çok yönlü, değişken, şakacı, nihilist, depresif, dahi ve günahkar onu ve yazdıklarını tanımlayan sıfatlardan bazıları. İki kez intihar girişiminde bulunmuş, üçüsüncüsünde bunu başarmış. 38 yaşında sevgilisi ile birlikte kanala atlayarak boğulmuş.

Hayatını başka bir yazıda ele almaya karar verdiğim Osamu Dazai'yi bana Patti Smith'in M Treni tanıştırdı ve hemen kitaplarını okumaya karar verdim.

Okuduğum ilk kitabı Mor Bir Serserinin Gezi Notları. Kısaca özetlersek, kitap Dazai'nin "doğduğu Tsugaru Yarımadası'na yaptığı hac yolculuğu"nu anlatıyor. Tabi özetlendiği kadar sade değil kitap. Öncelikle Japon kültürü ve coğrafyasına uzak okuyucu için ağır ilerleyen bölümleri var. Detaylı olarak anlatılan coğrafya, sizi kitabı okumaktan soğutma noktasına getirebiliyor. Ancak burada kitabın önsözü devreye giriyor. James Westerhoven tarafından yazılan önsöz bu uyarıları önceden yaparak, adeta sizi kitaba hazırlıyor. 

"...içinde çok etkileyici bir üslupla yazılmış pek çok bölüm olsa da, kitap bir kılavuz olarak planlandığından fazla edebi değer taşımayan bölümleri de vardır. Bu dengesizlik okuru caydırmasın - kitap sabrın karşılığını bol bol vermektedir."

Osamu Dazai



Kitaba başlamadan önce yaptığım kısa araştırmada karşılaştığım her kaynak Dazai'nin karamsarlığından, hayata karşı ümitsizliğinden bahsederken, bu kitap bize daha olumlu bir Dazai'yi çizer gibi görünse de yine önsöz yazarına katılmadan edemedim:

"...dikkatli bir inceleme, sözde uçarı üslupla yazılmış Mor Bir Serserinin Gezi Notları'nın göründüğünden daha karanlık bir kitap olduğunu ortaya çıkaracaktır"

İngilizcesi "Tsugaru'ya Dönüş: Mor Bir Serserinin Seyahatleri" adıyla yayınlanmış olan kitap her ne kadar bir yolculuk metni olsa da, Dazai sıklıkla kendi hayatına, ailesine, çocukluğuna ve anılarına başvuruyor. Bolca saki içtiğine tanık olduğumuz metinlerde, ruhundaki karanlığı hissedebiliyoruz. yer yer hicve kaçan üslubu dönüp dolaşıp umutsuzlukla birleşiyor.

"..benim uzmanlığım başka bir konuda, daha iyi bir kelime bulamadığımdan buna sevgi diyeceğim. İnsan yüreğinin diğer yüreklerle ilişkisini inceleyen bir bilim dalı bu. Seyahatim sırasında genellikle bu alanda incelemelerde bulundum"



Kitabı okuyacaklara tavsiyeler:

1) Osamu Dazai'yi hiç okumadıysanız, kıyıdan köşeden tanımak için bu kitapla başlayın.
2) Kitabı sabırla okuyun ve bitirdikten sonra önsöze geri dönün. Çok daha anlam kazanıyor.
3) Sıkıldığınız anda haritayı açın, hayal edin ve kahve için ya da saki :)


Şimdi "Batan Güneş" zamanı...

"Madem öyle, ölmez sağ kalırsak tekrar buluşalım, ey okur. 
Moralimizi yüksek tutalım. Ümitsizliğe kapılmayalım. Hoça kalın."


İyi okumalar




Friday, April 27, 2018

Uganda'da bir Türk kızı

Aşağıdaki yazı, 03/01/2004 tarihli Akşam Gazetesinden bir alıntı. Belki de çoğumuzun adını duymadığı bir genç kızla ilgili; Özsel Beleli



Uzun uzadıya yazmayacağım; beni okuldan ilk mezun olduğum yıllardaki hayallerime götüren ve oldukça etkileyen bir yazı.

Washington George Town Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra parlak bir kariyere arkasını dönen Özsel Beleli, şimdi Uganda'da savaşmaları için köylerinden kaçırılan insan eti yedirilerek beyinleri yıkanan çocuk askerler için çalışıyor

ÖSS birincisi, Washington George Town Üniversitesi, Uluslararası Politika bölümü mezunu pırıl pırıl bir genç kız Özsel Beleli... Sınıf arkadaşları şu anda Wall Street'te ya da Dünya Bankası'nda yatırım uzmanı olarak çalışırken, o parlak bir kariyere arkasını dönüp, dünyanın neresinde olursa olsun yoksullar ve savaş mağdurları için gönüllü olarak hizmet veriyor. Gana'da ve Güneydoğu'da da gönüllü çalışmalarda bulunan 24 yaşındaki Özsel, şimdi de Uganda'da savaşmaları için köylerinden kaçırılan çocuk askerlerin rehabilitasyonu için çalışıyor.

Çocuk askerler

İki ay önce gittiği Uganda'da 'Barış Programı' kapsamında 'Toplumsal Dayanıklılık ve Diyalog' isimli projede görevli olduğunu söyleyen Özsel, iç savaşın yaşandığı, yoksulluğun had safhada olduğu bu ülkede çalışmanın kendisine çok şey kazandırdığı düşüncesinde. Burada karşısına çıkan zorlukları ise şöyle anlatıyor:

'Kuzey Uganda'da 18 yıldır süren bir iç savaş var. Çok çirkin bir savaş üstelik. 'Lord's Resistance Army - Tanrının Direniş Örgütü' isimli ayaklanmayı yürüten bir grup var. Örgütün askerlerinin yüzde 80'i çocuk. Köy basıp köydeki çocukları kaçırıyorlar. Kaçırdıkları çocukların beynini yıkıyorlar çok küçük yaşta. Çocuklara çocukları öldürttürüyorlar. Öldürmeyi reddeden çocukları da onlar öldürüyor. Çocuklara insan eti yedirtip, beyinlerini yıkıyorlar. Çocukların insanlığa dair ne kadar değeri varsa ortadan kaldırıyorlar. Ondan sonra onları asker olarak kullanıyorlar. Bir süre sonra bu çocukların bir kısmı salınıyor ya da kaçıyor. Onların yeniden topluma kazandırılması gerekli. O yönde çalışan yerel kuruluşlar var. Biz onlara fon, danışmanlık, uzmanlık ve bilgi aktarımında destek oluyoruz.'

Gördüklerime inanamıyorum

Yaşadıklarına ve duyduklarına bazen kendisinin de inanamadığını anlatan Özsel, sözlerini şöyle sürdürüyor:

'Savaşan çocuklarla konuşup, çatışma bölgesindeki kişilerle görüştük, bir rapor hazırlarken 12 yaşında bir çocuk, '100 adam öldürmem lazım, 70'inci adamda yakalandım, şimdi beni sağ bırakmazlar' diyor, inanamıyorsun.'

Uganda'da iki sene çalıştıktan sonra Afrika'nın sorunlu diğer ülkelerine gideceğini anlatan Özsel, yeterli deneyimi kazanınca Türkiye'ye dönüp Doğu Anadolu'da ya da Doğu Karadeniz'de çalışmak istiyor. Özsel'e göre, yoksulluğun en ciddi yaşandığı ancak en az projenin gittiği yer İstanbul'un varoşları. Genç kız, 'İstanbul halkı keşke kendi komşu semtlerini tanıyıp da, bir şeyler yapmaya çalışsa. Bir şeyler yapmak için Uganda'ya gitmeye gerek yok' diyor.

Kirasını, yiyeceğini ve yol masraflarını karşılayacak kadar bir maaş aldığını belirten sosyal kalkınma uzmanı, 'Gönüllülük deyince meslek değilmiş gibi geliyor. Ama bu bir meslek, hayır işi de değil' diye konuşuyor.

Yaşamı boyunca sorunlu bölgelerde çalışacağını vurgulayan Özsel Beleli, 'Babamın söylediği bir laf var, öyle bir meslek alanı seçtin ki, hiç işsiz kalmazsın. Ne fakirlik biter, ne de savaş' d
iyor.

NOT: Bu yazıyı oldukça uzun zaman önce yazmıştım. Siteye koymaya karar verdiğimde, güncelleme yapmak için google'dan araştırdım. Özsel Beleli ile ilgili kaynakların çoğu yabancı ve İngilizce. Türkçe kaynaklarda rastladığım tek haber, 2014 yılına ait:


Ankara 7. Aile Mahkemesi, evlendiği Amerikalı eşinin soyadı nüfus cüzdanına rızası dışında yazılan kadının açtığı davada, "eşlerin rızaları dışında evlilik soyadını kullanmaya zorlanamayacağına" ilişkin karar verdi. Mahkemenin gerekçeli kararında, Özsel Beleli ile ABD uyruklu Daniel Joshua Honig'in 16 Haziran 2012'de Amerika'da evlendikleri, çiftin halen Amerika'da yaşadığı ve ikamet ettiği belirtildi.

Ekşi sözlük'te 2007 yılından kalan tek entry'yi ekleyip yorumu size bırakıyorum:


"1997 öss şampiyonu arkadaşım. georgetown ve princeton'dan mezun olduktan sonra wall street'te, dünya bankası'nda yıllık 6 haneli dolar maaşı almak yerine kirasını, yiyeceğini ve yol masraflarını karşılayacak kadar bir maaş karşılığında gana'ya ve uganda'ya gidip oralarda 2 yıl boyunca barış programı kapsamında; savaşmaları için köylerinden kaçırılan insan eti yedirilerek beyinleri yıkanan çocuk askerler için çalışan, memlekete döndükten sonra da urfa'da çatomnezdinde bir takım sosyal projeler yürüten, çok şükür 3 hafta önce istanbul'a dönebilmiş bir tuhaf insan."


Özsel Beleli anladığım kadarıyla şu anda John Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Fakültesinde okutmanlık yapıyor ve ders veriyor.  











Sunday, April 8, 2018

Janis Joplin - Kayıp Mektuplar




Bu derleme 3 Eylül 1992 tarihli Rolling Stone dergisinde çıkan ve Laura Joplin`in “Love, Janis” kitabından alıntı yapılan mektuplardan oluşturulmuştur.

Evde Janis`le ilgili eşyaları ararken, mektupları bulduk. Hepsi çok dokunaklıydı ve tanıdığım kadını yaşama geri döndürecek kadar duygusal 
Laura Joplin

Laura Joplin’e, kız kardeşinin portresini çıkarmasında yardımcı olan önemli varlıklardan biri, Joplin’in 1965 yılından, ölümünden kısa bir süre öncesine kadar San Francisco’dan ailesine gönderdiği mektupların ortaya çıkması oldu. Joplin kendi kelimelerinin ışığında, bazılarının düşündüğü “blues`un huzursuz kadını” kişiliğinden çok daha parlak, zeki ve çok daha karmaşık bir kişilik halini aldı.
Rolling Stone dergisi 3 Eylül, 1992




“eğer tek bir günün varsa birlikte geçireceğin
ve sen 365 günün hepsini istiyorsan
ve 365 gün sadece bir hayalse
tek bir lanet olası gün varsa elinde
sana diyeceğim dostum,
o tek bir gün tüm hayatın olmalı
çünkü bilirsin
diğer 364 gün için böğürerek ağlayabilirsin
çatlayabilirsin hatta
ama
o tek günü, o tek bir günü kaybedersin sonsuza dek
eğer bugün yanındaysa, yarını tüketmezsin
çünkü yarına ihtiyacın yoktur dostum
batıya giden o soğuk trende konuştuğumuz gibi
işin gerçeği dostum
yarın asla olmayacak
çünkü tatlım
“it’s all the same fucking day”
nefes aldığında
onu tutmalısın
hayatının son dakikası gibi
sanki bir daha solumayacaksın gibi
çünkü bir gün mutlaka
omuzlarına binecek bu yük
ve o zaman inan bana
kaldıramayacaksın
dibe çekecek seni
zincire vurulmuşsun gibi”

ball and chain





6 Haziran, 1966

Anne ve Baba,

Büyük bir kaygı içinde, haberleri veriyorum. San Francisco’dayım. Şimdi bırakın açıklayım – Austin’e vardığımda Travis Rivers’la konuştum, buradaki grupla birlikte şarkı söylemem için ikna edici bir söylev verdi bana. Eski bir arkadaş, Chet Helms, S.F.’de baya büyük adam olmuşa benziyor. Şu anda çalan, birbirinden tuhaf adlı üç büyük rock and roll grubunun sahibi; Captain Beefheart & the Magic Band, Big Brother & the Holding Co., vs. Big Brother’ın bir vokaliste ihtiyacı varmış. Ben de bu konuda konuşmak için Chet’i aradım. Onlarla birlikte çıkmam konusunda beni teşvik etti – sanki tüm şehir rock&roll;’laşmış gibi (ve gerçekten öyle!) – ve kesinlikle ünleneceğimi söyledi. Kaygılarımdan bahsettim; ya burada yapamazsam ve geri dönemezsem. Gelip denememi, eğer yapamazsam, eve dönüş biletimi kendisinin vereceğini söyledi. Ben de geldim.

Henüz neler olduğunu bilmiyorum. Galiba bu öğleden sonra grupla prova yapacağım; sanırım, provadan sonra kalıp kalmayacağıma karar vereceğim. Şu anda kafam karışık, kararsızım – geldiğime seviniyorum, şehri, birkaç arkadaşı görmek güzel ama kesinlikle “çulsuz adamların Cher’i” olma niyetinde değilim. Sanırım bekleyip göreceğiz. Size tek söylemek istediğim, herşeyle ilgili mantıklı düşünmeye çalışıyorum ve kendimi heyecanla gemiden denize atmıyorum. Eminim yine, kendimi yok edici, intihara meyilli yolumun kazandığına inanıyorsunuz. Ama gerçekten çabalıyorum. Sizin için tam bir hayal kırıklığı olduğumu biliyorum, bundan dolayı korkunç üzgünüm. Buraya gelişimle ilgili duyduğunuz korkuları anlıyorum ve itiraf etmeliyim ki bunları ben de paylaşıyorum. Ama burada bir şansım var, buna inanıyorum ve bu sefer berbat etmeyeceğim herşeyi. Sanırım haberler çoğaldıkça daha çok yazacağım size, o zaman kadar bütün eleştirilerinizi yukarıdaki adrese gönderin.

Ve lütfen inanın; kazanan biri olmamı benden daha fazla isteyemezsiniz. 

Sevgiler Janis.

******************

Haziran 1966

Sevgili Anne ve Baba, 

Sizden henüz tek bir haber almadım, ama hala konuştuğumuzu düşünerek başka bir mektup daha yazıyorum: Bu size adresimi bildirmek için – bir pansiyonda oda buldum. Oldukça güzel bir yer, mutfağı, salonu hatta ütüsü ve ütü tahtası bile var. Benden başka dört kişi daha yaşıyor burada. Hala Big Brother & the Holding Co ile çalışıyorum ve gerçekten çok eğlenceli. Grupta dört herif var – Sam, Peter, Dave, ve James. Provalarımızı her öğleden sonra bir garajda yapıyoruz. Artist bir arkadaşlarının yeriymiş burası. Her ne kadar ben modası geçmiş bulsam da, herkes şarkı söylememden etkilenmiş gözüküyor. Yaptıkları müzik benim alışık olduğumdan farklı. Oh, Size göndermek üzere daha tuhaf grup adları buldum - (bunlara inanabiliyor musunuz?) Grateful Dead, Love, Jefferson Airpland, Quicksilver Messenger Service, the Leaves, the Grass Roots.

Chet Helms Family Dog adında bir rock & roll şirketini yönetiyor - bir sürü amblemle ve yanıtlama servisiyle dolu. Çok havalı.
Girişimcim olarak ( ve daha çok beni burada parasızlıktan kurtararak) – Hala bankada sakladığım otuz dolarım var) Chet bir aylığına kiraladı bu yeri benim için. Eğer grupla ben bu işi başaramazsak unutmamı, yok eğer başarırsak bir sürü paramızın olacağını söylüyor. Chet eski bir arkadaş – Lori adında bir aktristle evli. Yarın gece, Mercury’den birileri Grateful Dead’i (böyle bir adla, iyi olmaktan başka şansları yok) ve Big Brother et al., Gosh, dinlemeye gelecekler. 
Çok heyecanlıyım! Bu hafta yaklaşık beş ya da altı defa çalıştık – benim en sevdiğim “Down on Me”, eski bir kilise müziği, yeniden canlandırıldı ve biraz da yozlaştırıldı.

Hala iyiyim – merak etmeyin. Bir münzevi gibi. Ne kilo verdim ne kilo aldım ve kafam hala yerinde. Ve gerçekten hala okula dönmeyi düşünüyorum, benden ümidi kesmeyin. Hepinizi seviyorum.

XXXX
Janis. 




Kaynaklar 
www.janisjoplin.net
rolling stone dergisi
`love, janis` - laura joplin
bir de ben